Rüyasında uzaylılar Ağrı Dağı’nın içindeki bir laboratuarda Hülya Avşar’ın korkunç kahkahalarını kavanozlara doldurup kasalarla uzay gemisine yüklüyorlardı. Ünlü kadın Seda Sayan, uzaylıların başı olduğu intibaını uyandıran papyonlu küçük yeşil bir adama türlü çeşit şirinlikler yaparak kendi kahkahasının da muhteşem olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Papyonlu küçük yeşil adam, Seda Sayan’ı dinliyor gibi yaparken, bir yandan da öbür uzaylılara (ki onlar da küçük yeşil adamlardı, ama papyonsuz) kaşıyla gözüyle “Toparlanın gidiyoruz” işareti yapıyordu. Hepsi toparlanıp uzay gemisine bindiler ama papyonlu küçük yeşil adam öyle nazik ve düşünceli bir adamdı ki bir türlü Seda Sayan’ın sözünü kesip ona artık gitmesi gerektiğini söyleyemiyordu. Uzay gemisi, papyonlu küçük yeşil adamın gelmesini beklemeden gitti. Bunu gören Seda Sayan, papyonlu küçük yeşil adama “Allah belanı versin” dedi ve o da çekip gitti. Papyonlu küçük yeşil adam da bunun üzerine önce hıçkıra hıçkıra sonra hüngür hüngür ağladı. Ama aslında ağlamıyordu. Numara yapıyordu. Birden ağlar gibi yapmayı kesti, muzır muzır etrafına baktı ve sanki etrafta hiç kimsenin olmadığını tespit ettiğine sevinmiş gibi oh çekip bir düğmeye bastı. Laboratuvar ve bütün Ağrı Dağı infilak etti. Sonra birden papyonlu küçük yeşil adam ve Tuncay, Sodom Gomore Barı’nda bir masada oturmuş, gürültülü müzikten kendi seslerine yol açabilmek için bağıra bağıra sohbet ediyorlardı. Papyonlu küçük yeşil adam “Patlatınca çok rahatladım çünkü artık kimse Allah’tan korkmuyor” dedi.
Film gibi: Tuncay, “Artık kimse Allah’tan korkmuyor” diye mırıldanarak uyandı. Ayılmıştı ve en son 7 yaşındayken gördüğü o köye gidip dedesiyle beraber namaz kıldığı camide secdeye kapanıp ağlamak ve Allah’tan korktuğunu bu şekilde Allah’a göstermek için dayanılmaz bir arzu duyuyordu. Arzu mu ihtiyaç mı? İhtiyaç galiba. Bunu bir an evvel yapmadığı takdirde Hülya Avşar’ın çektiği lanetle yıkılacak olan İstanbul’un altında kalacağı hissi kaplamıştı içini. Birdenbire olmuştu bu. Birdenbire ve çok yoğun. Tuncay, patlayacak gibi oldu. Acısını, arabanın gazının dibini bularak çıkarmaya çalıştı. Yetmedi, radyoyu açıp volümü bir çırpıda son noktaya getirdi. Kader. Hülya Avşar’ın şarkısı çalıyordu bangır bangır: “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle…” Tuncay aniden frene bastı. Bereket, arkasından gelen araba yoktu da kaza olmadı. Motoru durdurdu. “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle…” Tüyleri diken oldu. Duyduğuna inanamıyordu. Ama, evet, gerçekten Hülya Avşar’dı ve gerçekten “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle” diyordu. Hayır, bu sefer Cafe Nostalgia’da yaptığı gibi kendini kandırmıyordu. Bu sefer gerçekten kendisi için çalıyordu şarkı. Bu sefer gerçekten Tuncay’a bir mesajdı şarkı. Radyoyu kapattı. Bilge bilge ufka baktı. Anladım manasında başını salladı gülümseyerek. Mesajı almıştı: “Verdiğim çekip gitme kararı Hülya Avşar galaksisini telaşlandırdı. Beni durdurmaya çalışıyor, çünkü ben gidersem yıkılacak. Zen Budistlerin dediği gibi: Her bir kişi kâinatın merkezidir ve yerinden kıpırdadığında kâinat sallanır, yeter ki kişi o şuurda olsun.” Motoru çalıştırdı ve kâinatı zıplatmak şuuruyla, bunu yapacağından emin olarak yola koyuldu. Dilinde, John Denver’in meşhur şarkısı “Country Roads’ın, uzun yıllar önce Beverly Hills’teki bir döner lokantasında döner ustasından duyduğu Anadolu versiyonu:
Country roads take me home
To the place I belong
Pötürge/Malatya, Anatolia
Take me home, country roads
Köy yolu, apar meni
Baba ocağıma
Pötürge/Malatya
Anadolu
Apar meni, köy yolu
***
Mercidabık mıntıkasında bir Türkmen köyü. Hatırlarsanız Moğollar dümdüz ederek ilerliyorlardı. Bu onların medeniyet anlayışıydı. Medeniyetlerinin kurucusu Cengiz Han şöyle formüle etmişti dümdüz etmenin derin felsefesini: “Bütün dünya, Moğol atlarının özgürce koşturacağı uçsuz bucaksız bir Bozkır olacak.” Nitekim “Hülagü Han mısın be kafir” sözünün kafirlik alameti kahramanı Hülagü, Bağdat’ı dümdüz edecekti ki içinden bir ses “ama” dedi. “Ama”, kestiği halife başının ardında Amerikan filmlerindeki “tanananam” eşliğinde yükselen görkemli alışveriş merkeziydi: Camisiyle, hamamıyla, kütüphanesiyle, baharatçısıyla, tatlıcısıyla ve sairesiyle Bağdat Çarşısı. Şöyle bir durdu. Atı ürktü. Konuşabilseydi at da “ama” diyecekti. “İrite oldum şimdi. Atan Cengiz olsaydı bana acır, burayı dümdüz edip zihnimi açardı ve ben Atilla’nın altındaki atam gibi ezip geçerdim bu toprağı, ver elini Roma”. Ama Hülagü orada durdu ve öylece kalakaldı. Öylece kalakalışıyla Moğolları o fotoğrafa hapsetti. Bir müddet sonra Baybars, ismini kimsenin hatırlamadığı bir Memluk sultanı adına, Ayn Calut diye bir yerde, belki deTalut ordusunun Calut ordusunu yendiği yerde, Moğolları o fotoğrafa gömdü. Baybars’ın görkemli zaferiyle başlayan yeni dönemde Müslümanlara katılanlardan biri de, Moğol ordusunda bir nevi Şamanizm memuresi olarak bulunan Hatır Hatun idi. Gel zaman git zaman Hatır Hatun Halep’e geldi. Halep’te Necmeddin diye zengin bir tüccar vardı. Ticaretten ve servetten gına getiren Necmeddin, taşraya çekilip çiftçilik yapmaya karar vermişti. Ama ondan evvel, şiddetle hissettiği son bir dünyevi ihtiyacını daha karşılaması gerekiyordu: Çekik gözlü bir zevce. Bir gün Halep kütüphanesinde Tulunoğlu Ahmed’in hatıratını incelerken, demek ki kendini kitaba çok da vermemişti ki, bir çift çekik gözle karşılaştı. Temizlikçi Hatır Hatun’un peçesinden sızan gözler. Derhal kütüphane müdürü Arap Kürdi Efendi’ye gidip “Bu hatun, af buyurun, bekâr mıdır?” diye sordu. Bekârdı. Aldı gitti. Halep’te 8 gün 7 gece düğün ettiler. Sevinçten her gün deli gibi dans etti. Yorucu bir süreçti. Necmeddin öldü. Ama ölmeden evvel yeni bir nesil ateşledi. Hatır Hatun, Necmeddin’in ölmeden evvel Halep’in kuzeyinde bir köyde Elemanoğlu Hasan’dan satın aldığı çiftliğe yerleşti ve Necmeddin oğlu Seyfeddin, Bahaeddin ve Nizamuddin’i doğurdu. Bu üçüzlerin birbirinden başarılı çok hanımlı evliliklerinden 17 erkek evlat, onların da birbirinden başarılı çok hanımlı evliliklerinden 52 erkek evlat, onların da birbirinden başarılı çok hanımlı evliliklerinden 161 erkek evlat, onların da aynı şekilde evliliklerinden aşağı yukarı 400 erkek evlat vs vs vs geldi bu dünyaya. Söz konusu mıntıka Mercidabık olduğu için Osmanlı-Memluk savaşında Necmeddinoğullarından epey bir kırılan oldu ama nesil Tuncay’ı da bu dünyaya kazandıracak kadar ve hatta ondan da fazla devam edebildi.
***
Değil mi ki televizyonda da sık sık görünen meşhur yazar gelmişti, kadın erkek herkes köy evinde onun şerefine toplandı tabii. Çocuklar da geldi. Saygılı bir sessizlikten sonra Kaba Salim Emmi sohbeti resmen açtı:
-Niye geldin? Ne zaman gideceksin?
Ortalığı mahcubiyet öksürükleri kapladı. “Göründüğü gibi değil.” dedi Muhtar Hayreddin Emmi; “Salim’in içi dışı bir değil. İçi naziktir, ama içindeki dışarı çıkarken artık yolda ne oluyorsa kabalaşıyor. Zaten onun için Kaba ya lakabı. ‘Niye geldin?’ derken ‘İnşaallah kötü bir vesile yoktur’ demek istiyor. ‘Ne zaman gideceksin?’ derken ‘Hemen gitme, kal’ demek istiyor.
Tuncay, Hülya Avşar’ın şarkısını hatırladı: “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle.” Ama bu sefer Anadolu toprağıydı konuşan. Milliyetçi Hareket Partili bir arkadaşından öğrendiği bir Ozan Arif şiirine zıpladı zihni...
Film gibi: Tuncay, “Artık kimse Allah’tan korkmuyor” diye mırıldanarak uyandı. Ayılmıştı ve en son 7 yaşındayken gördüğü o köye gidip dedesiyle beraber namaz kıldığı camide secdeye kapanıp ağlamak ve Allah’tan korktuğunu bu şekilde Allah’a göstermek için dayanılmaz bir arzu duyuyordu. Arzu mu ihtiyaç mı? İhtiyaç galiba. Bunu bir an evvel yapmadığı takdirde Hülya Avşar’ın çektiği lanetle yıkılacak olan İstanbul’un altında kalacağı hissi kaplamıştı içini. Birdenbire olmuştu bu. Birdenbire ve çok yoğun. Tuncay, patlayacak gibi oldu. Acısını, arabanın gazının dibini bularak çıkarmaya çalıştı. Yetmedi, radyoyu açıp volümü bir çırpıda son noktaya getirdi. Kader. Hülya Avşar’ın şarkısı çalıyordu bangır bangır: “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle…” Tuncay aniden frene bastı. Bereket, arkasından gelen araba yoktu da kaza olmadı. Motoru durdurdu. “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle…” Tüyleri diken oldu. Duyduğuna inanamıyordu. Ama, evet, gerçekten Hülya Avşar’dı ve gerçekten “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle” diyordu. Hayır, bu sefer Cafe Nostalgia’da yaptığı gibi kendini kandırmıyordu. Bu sefer gerçekten kendisi için çalıyordu şarkı. Bu sefer gerçekten Tuncay’a bir mesajdı şarkı. Radyoyu kapattı. Bilge bilge ufka baktı. Anladım manasında başını salladı gülümseyerek. Mesajı almıştı: “Verdiğim çekip gitme kararı Hülya Avşar galaksisini telaşlandırdı. Beni durdurmaya çalışıyor, çünkü ben gidersem yıkılacak. Zen Budistlerin dediği gibi: Her bir kişi kâinatın merkezidir ve yerinden kıpırdadığında kâinat sallanır, yeter ki kişi o şuurda olsun.” Motoru çalıştırdı ve kâinatı zıplatmak şuuruyla, bunu yapacağından emin olarak yola koyuldu. Dilinde, John Denver’in meşhur şarkısı “Country Roads’ın, uzun yıllar önce Beverly Hills’teki bir döner lokantasında döner ustasından duyduğu Anadolu versiyonu:
Country roads take me home
To the place I belong
Pötürge/Malatya, Anatolia
Take me home, country roads
Köy yolu, apar meni
Baba ocağıma
Pötürge/Malatya
Anadolu
Apar meni, köy yolu
***
Mercidabık mıntıkasında bir Türkmen köyü. Hatırlarsanız Moğollar dümdüz ederek ilerliyorlardı. Bu onların medeniyet anlayışıydı. Medeniyetlerinin kurucusu Cengiz Han şöyle formüle etmişti dümdüz etmenin derin felsefesini: “Bütün dünya, Moğol atlarının özgürce koşturacağı uçsuz bucaksız bir Bozkır olacak.” Nitekim “Hülagü Han mısın be kafir” sözünün kafirlik alameti kahramanı Hülagü, Bağdat’ı dümdüz edecekti ki içinden bir ses “ama” dedi. “Ama”, kestiği halife başının ardında Amerikan filmlerindeki “tanananam” eşliğinde yükselen görkemli alışveriş merkeziydi: Camisiyle, hamamıyla, kütüphanesiyle, baharatçısıyla, tatlıcısıyla ve sairesiyle Bağdat Çarşısı. Şöyle bir durdu. Atı ürktü. Konuşabilseydi at da “ama” diyecekti. “İrite oldum şimdi. Atan Cengiz olsaydı bana acır, burayı dümdüz edip zihnimi açardı ve ben Atilla’nın altındaki atam gibi ezip geçerdim bu toprağı, ver elini Roma”. Ama Hülagü orada durdu ve öylece kalakaldı. Öylece kalakalışıyla Moğolları o fotoğrafa hapsetti. Bir müddet sonra Baybars, ismini kimsenin hatırlamadığı bir Memluk sultanı adına, Ayn Calut diye bir yerde, belki deTalut ordusunun Calut ordusunu yendiği yerde, Moğolları o fotoğrafa gömdü. Baybars’ın görkemli zaferiyle başlayan yeni dönemde Müslümanlara katılanlardan biri de, Moğol ordusunda bir nevi Şamanizm memuresi olarak bulunan Hatır Hatun idi. Gel zaman git zaman Hatır Hatun Halep’e geldi. Halep’te Necmeddin diye zengin bir tüccar vardı. Ticaretten ve servetten gına getiren Necmeddin, taşraya çekilip çiftçilik yapmaya karar vermişti. Ama ondan evvel, şiddetle hissettiği son bir dünyevi ihtiyacını daha karşılaması gerekiyordu: Çekik gözlü bir zevce. Bir gün Halep kütüphanesinde Tulunoğlu Ahmed’in hatıratını incelerken, demek ki kendini kitaba çok da vermemişti ki, bir çift çekik gözle karşılaştı. Temizlikçi Hatır Hatun’un peçesinden sızan gözler. Derhal kütüphane müdürü Arap Kürdi Efendi’ye gidip “Bu hatun, af buyurun, bekâr mıdır?” diye sordu. Bekârdı. Aldı gitti. Halep’te 8 gün 7 gece düğün ettiler. Sevinçten her gün deli gibi dans etti. Yorucu bir süreçti. Necmeddin öldü. Ama ölmeden evvel yeni bir nesil ateşledi. Hatır Hatun, Necmeddin’in ölmeden evvel Halep’in kuzeyinde bir köyde Elemanoğlu Hasan’dan satın aldığı çiftliğe yerleşti ve Necmeddin oğlu Seyfeddin, Bahaeddin ve Nizamuddin’i doğurdu. Bu üçüzlerin birbirinden başarılı çok hanımlı evliliklerinden 17 erkek evlat, onların da birbirinden başarılı çok hanımlı evliliklerinden 52 erkek evlat, onların da birbirinden başarılı çok hanımlı evliliklerinden 161 erkek evlat, onların da aynı şekilde evliliklerinden aşağı yukarı 400 erkek evlat vs vs vs geldi bu dünyaya. Söz konusu mıntıka Mercidabık olduğu için Osmanlı-Memluk savaşında Necmeddinoğullarından epey bir kırılan oldu ama nesil Tuncay’ı da bu dünyaya kazandıracak kadar ve hatta ondan da fazla devam edebildi.
***
Değil mi ki televizyonda da sık sık görünen meşhur yazar gelmişti, kadın erkek herkes köy evinde onun şerefine toplandı tabii. Çocuklar da geldi. Saygılı bir sessizlikten sonra Kaba Salim Emmi sohbeti resmen açtı:
-Niye geldin? Ne zaman gideceksin?
Ortalığı mahcubiyet öksürükleri kapladı. “Göründüğü gibi değil.” dedi Muhtar Hayreddin Emmi; “Salim’in içi dışı bir değil. İçi naziktir, ama içindeki dışarı çıkarken artık yolda ne oluyorsa kabalaşıyor. Zaten onun için Kaba ya lakabı. ‘Niye geldin?’ derken ‘İnşaallah kötü bir vesile yoktur’ demek istiyor. ‘Ne zaman gideceksin?’ derken ‘Hemen gitme, kal’ demek istiyor.
Tuncay, Hülya Avşar’ın şarkısını hatırladı: “Gitme, bekle biraz, dur konuş benimle.” Ama bu sefer Anadolu toprağıydı konuşan. Milliyetçi Hareket Partili bir arkadaşından öğrendiği bir Ozan Arif şiirine zıpladı zihni...
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 3. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
09:59:00
Rating:

Hiç yorum yok: