-Ama siz… Siz… Siz az önce… Hülya Avşar’la mı konuştunuz siz?
-Evet. Ya siz? Hahha.
-Ahaha.
Kadını beğenmiştir Tuncay. Hayranlığından istifade etmeye karar vermiştir anında.
-Hülya Avşar, evet. Sever misiniz?
-Bayılırım. Hastasıyım.
-Geçmiş olsun. Hahha.
-Hahha. Çok şekersiniz.
-O sizin şöbiyetliğiniz. Hahha. Ama pastörize sütü yakıştıramadım size. Ne bilim, böyle doğal bir güzellik… Benim dünyamda estetik ameliyatıyla takviye edilmemiş güzellik görmek neredeyse imkânsız. Bıçak değmiş suratı 1 kilometre mesafeden tanırım. Sizin güzel yüzünüzde… Yani burnunuzun ucundaki o ufacık izi saymazsak…
Necla şok içinde sağ elini burnuna götürüp işaret ve orta parmağıyla –ikisi bitişik halde- burnunun ucunu yoklar. Parmakları oraya değdiği anda Tuncay “Düüüt” der. “Hahha” diye de ekler. Necla da “Hahha” der, “Çok şakacısın… ız. Ama artık dütlü mütlü konuştuğumuza göre sizli konuşmayı bırakabiliriz. O değil de, başka kadınlardan bahsederken surat dedin ama benden bahsederken yüz dedin. Bu inceliğini de not ettim, şirin şey. Tanıştırsana beni Hülya Avşar’la.”
Tuncay bunu bir şartla yapabileceğini söyler: “Evlenirsek.”
Şu kesin ki, “Nasıl evlendiniz?” diye sorulduğunda bu saçma sapan hikâyeyi anlatarak ne kadar cool olduğunu göstermek ve insanları büyük bir hayranlık içinde güle güle öldürmek fikrinden başka motivasyonu yoktu.
Evlenirler ve üstelik Hülya Avşar nikâh şahitleri olur. Bu bir sürprizdir. Nikâh memuru şahitlerin isimlerini okuyup onları masaya davet edene ve Hülya Avşar o ana kadar saklandığı yerden çıkıp gelene kadar hiç haberi yoktur Necla’nın. Necla, Hülya Avşar’ı görünce bayılır, ayılır, sonra tekrar bayılıp ayılır ve nikâh masasında Hülya Avşar’ın boynuna sarılıp mutluluktan hüngür hüngür ağlar. Bu fasıl o kadar uzun sürer ki, Tuncay, nikâh memuruna dönüp, “Memur bey, hanımların nikâhlarını kıysanız da dağılsak artık” diye espri yapmak zorunda kalır, “Hahha.” Hülya Avşar da sıkılmıştır. “Kızım, manyak mısın, abarttın yani” der Necla’ya, “Git kocana sarıl. Ama önce nikâhınız kıyılsın da adam hakkaten kocan olsun. Mübarek Cuma akşamı günaha girmeyin.” Hep beraber gülünür edilir, nikâh kıyılır, memur bey klasik nikâh esprileriyle bezenmiş sıkıcı bir konuşma yapar ve “Hülya hanımın da muhakkak ki nasihatleri olacaktır” deyip mikrofonu Hülya Avşar’a uzatır. Hülya Avşar, konuşmasına İbrahim Tatlıses’in kulaklarını çınlatarak başlar: “İbrahim Tatlıses kadın dövmeye tövbe ettikten sona bir röportajında demişti ki ‘Ben kendim kadın dövmem ama dövene de saygı duyarım’. Şimdi, o hesap, ben kendim dayak yemek istemem ama bu kızı sabah akşam dövsen saygı duyarım Tuncay. Hülya Avşar’la tanışmak için Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yla evlenecek kadar şerefsiz kadın mı olur? Yazık değil mi lan sana? Hıyarın teki olabilirsin ama bizim çocuğumuzsun, gücüme gidiyor. Valla var ya, kır ağzını burnunu. Hahha.” Hülya Avşar nikâha gelmeden evvel epeyce alkol almıştır, sarhoştur ve dediğinde yerden göğe kadar haklıdır.
***
Çamlıca tepesinde Boğaz’a nazır kafasını ritmik aralıklarla direksiyona vururken “Al sana cool, al sana cool, al sana cool” dedi. Kimse cool bulmamıştı evlenme hikâyesini. Gülmüşlerdi, evet; ama tahkir ve tezyif babında.
Necla ile doğru dürüst karı- koca olmadılar hiç. Daha evliliklerinin ilk gecesinde odalarını ayırdılar. Daha doğrusu Tuncay ayırdı. Necla da “Niye ayırdın?” demedi. Umurunda değildi. O gece, Hülya Avşar’ın nikâh konuşmasından başka bir şeyle meşgul edememişti zihnini. Hülya Avşar’ın o özgüveni, o dobralığı, o en manyakça şeyleri bile yerli yerindeymiş gibi algılatan acayip aurası, o büyüleyici edası, o kıskıvrak yakalayıcı şuh kahkahası, o herkesi önünde diz çöktüren dominalığı… “Ben de tam işte böyle olmazsam ölürüm” demişti kendi kendine. Ve ahdetmişti o gece, ne pahasına olursa olsun Hülya Avşar gibi olmaya. En alttan başlamaya hazırdı. Kliplerde figüranlık, filmlerde perişanlık, neyse ne. Tuncay ise düştüğü tuzağa yanmakla geçirmişti o geceyi. Kendi salaklığının tuzağıydı yandığı. Hülya Avşar’ın o konuşması bütün cool’luk hayallerini yıkmıştı. Konuşma kulaktan kulağa yayılacak ve “Necla denen karının keklediği Tuncay salağı” efsanesi dilden dile dolaşacaktı. Buna mani olmanın bir tek yolu vardı: Başka bir evlenme hikayesi uydurmak. Hülya Avşar’a anlatmış olduğu ve Hülya Avşar’ın da sağ olsun nikâh masasında ifşa ettiği gerçek hikâyenin şaka olduğunu söyleyip “Biz aslında Titanic filminde tanıştık. Sinemada yani. Oğlan denizde donunca Necla arka sırada hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ona mendil uzattım. Alıp gözyaşlarını sildi. Sonra…” gibi romantik bir palavrayla vaziyeti kurtarmalıydı. Ama önce Necla’yı buna ikna etmesi gerekiyordu. Ertesi sabah konuyu Necla’ya açtı ve Necla “Benim için hava hoş. O kadar tanıdığın var bu âlemde; beni bir klipe soksana. İyi dans ederim. Bir de şan dersi almam lazım. Bu arada sinemada veya bir dizide ufak tefek de olsa bir rol…”
Öylece durumu kurtardılar. Herkes yeni evlenme hikâyesini beğendi. Hülya Avşar “Lan Tuncay, sen var ya, Allah iyiliğini versin, hayvan herif! Mübarek Cuma akşamı kıza iftira etmiş olduk, iyi mi?” dedi ve kendini affettirmek için Necla’yı kanatlarının altına aldı, kliplerde bol bol dans ettirdi, hatta şan kursuna yazdırdı ve ara sıra vokal olarak sahneye de çıkardı.
Başlarda Tuncay’ın magazin âlemindeki nüfuzundan istifade etmek veya o nüfuzu aleyhine çevirtmemek için Tuncay’a ara sıra cilve yapan Necla, Hülya Avşar’ın ve tanışıp ahbap olduğu başka magazinel şahsiyetlerin mütemadiyen ayarladığı eften püften işlere kendini o kadar kaptırdı ve bunları öylesine önemseyip burnunu öyle kaldırdı ki, zamanla Tuncay’ı hiç görmez oldu ve nihayet aynı evde iki yabancıya dönüştüler. Boşanma gündeme gelmediyse ikisinin de olağanüstü meşguliyeti yüzünden gelmedi. Tuncay, kendini Hülya Avşar merkezli magazin yazılarına ve içkiye her zamankinin 3 misli vererek Necla rezaletini unutmaya çalıştı ve başardı da. Bir yerden sonra Necla ha var ha yoktu Tuncay için. Varsa yoksa Hülya Avşar’dı gene.
***
Kafasını direksiyona yeterince vurduktan sonra “Ben yine de bir arasam mı Necla’yı?” dedi, azıcık da olsa ünsiyet duyduğu bir şeye acil ihtiyaçtan. Cebinden cep telefonunu çıkarıp aradı.
-Alo.
-Tuncay?
-Evet.
-Neredesin?
-Ne önemi var.
-Valla aslında hiç önemi yok.
-Sen işte böylesin.
-Ay çattık!
-Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal…
-Esas duruşa da geç bari. Bir şey mi var?
-İstiklal güneş gibi hür alnımda parıldar…
-Tuncay!
-Bu da aslında şizofren bir marştır, biliyor musun? “Nabzımda ateş gibi fatihlerden bir kan var” diyor, ondan sonra da “Atam sen rahat uyu, bekçisiyiz cumhuriyetin” diyor. Fatih Sultan Mehmetçi mi yoksa Atatürkçü mü, padişahçı mı yoksa cumhuriyetçi mi belli değil.
-Devlette devamlılık esastır aslanım, bilmiyor musun?
-O ne? Bilmiyorum valla. Sen nereden duydun?
-Hülya’dan.
-Avşar?
-Yok, Türkmen!
-Kürt değil mi o?
-Neyse ne. Geçen kafaları çektik, sarhoşken söyledi. O da birinden duymuş, çok hoşuna gitmiş. Sen ne içtin? Ay niye soruyorum ki, bana ne? Bir şey yoksa kapatıyorum.
-Dur kapatma. Kapatma deyince, alayınızı İran İslam Cumhuriyeti’ne götürüp kapatmak lazım. Başta Hülya Avşar’ı.
-Neee?
-Çarşafa sokacağım hepinizi, yoksa bu memleket Roma Memlük gibi batacak.
-Roma Memlük? Ne diyorsun kuzum sen?
-Var ya işte o şey… Antik şehir…
-Sodom ve Gomore demek istedin herhalde, aptal şey.
-Her pisliği de bilirsin. Bravo yani. Nereden geliyor bu kültür fizik? Sodom’u Gomor’u da mı Hülya öğretti? Yakışır. Oranın kraliçesi olur kendisi!
-Sodom ve Gomore geçen akşam Ece’nin doğum gününü kutladığımız barın ismi, Tuncay. Barmene ‘Bu ne demek?’ diye sormuştum, o anlatmıştı. Sen iyi değilsin ama. Gel eve, yat uyu. Hasta hasta konuşuyorsun, İran’mış da çarşafmış da bilmem neymiş… Onun bunun dekoltesini gözlemlemekten başka şey bilmezsin, çarşaflı İran’da ne halta yararsın ki sen?
-Hah işte!
-Ne, hah işte?
-Halt dedin ya… Aynen öyle işte, halt! Hülya’nın haltlarını yazıyorum, Hülya bir değişiklik yapıp da o gün bir halt karıştırmadı mı illa ki başka birisi karıştırıyor, onu yazıyorum bir haltmış gibi. Halt zaten. Benimki de halt işte. Halttan halta atılmışım ben.... Alayınızın köküne kibrit suyu döküp köyüme dönüyorum hanımefendi.
-Ay üstüme iyilik sağlık, ne köyü Tuncay beyefendi?
-Dedemin köyü. O köyden çıktığımız güne lanet olsun zaten.
-İyice dağıttın sen, daraldım ay! Nereye gidersen git, ben yatıp uyuyorum.
-Ayakta uyuyorsun sen zaten. Memleket yıkılıyor, haberin yok. Hülya Avşar ve onun temsil ettiği ne varsa hepsi, sen ve ben dahil hanımefendi, bu şehvet çarkını döndüren herkes, döndüreni baş tacı eden de herkes, Hülya Avşar Show’u falan kaçırmayan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa ve muhterem zevceleri, kerimeleri, oğulları, kim varsa hepsi, hep beraber, el birliği ile yıkıyor bu ülkeyi. Ben de uyuyordum Necla. Bu gece aniden uyandım bu gerçeğe. Allah hepimizin belasını versin. Alo? Alo!
Necla çoktan kapatmıştı.
Kafasını birkaç kere daha direksiyona vurup uyudu.
-Evet. Ya siz? Hahha.
-Ahaha.
Kadını beğenmiştir Tuncay. Hayranlığından istifade etmeye karar vermiştir anında.
-Hülya Avşar, evet. Sever misiniz?
-Bayılırım. Hastasıyım.
-Geçmiş olsun. Hahha.
-Hahha. Çok şekersiniz.
-O sizin şöbiyetliğiniz. Hahha. Ama pastörize sütü yakıştıramadım size. Ne bilim, böyle doğal bir güzellik… Benim dünyamda estetik ameliyatıyla takviye edilmemiş güzellik görmek neredeyse imkânsız. Bıçak değmiş suratı 1 kilometre mesafeden tanırım. Sizin güzel yüzünüzde… Yani burnunuzun ucundaki o ufacık izi saymazsak…
Necla şok içinde sağ elini burnuna götürüp işaret ve orta parmağıyla –ikisi bitişik halde- burnunun ucunu yoklar. Parmakları oraya değdiği anda Tuncay “Düüüt” der. “Hahha” diye de ekler. Necla da “Hahha” der, “Çok şakacısın… ız. Ama artık dütlü mütlü konuştuğumuza göre sizli konuşmayı bırakabiliriz. O değil de, başka kadınlardan bahsederken surat dedin ama benden bahsederken yüz dedin. Bu inceliğini de not ettim, şirin şey. Tanıştırsana beni Hülya Avşar’la.”
Tuncay bunu bir şartla yapabileceğini söyler: “Evlenirsek.”
Şu kesin ki, “Nasıl evlendiniz?” diye sorulduğunda bu saçma sapan hikâyeyi anlatarak ne kadar cool olduğunu göstermek ve insanları büyük bir hayranlık içinde güle güle öldürmek fikrinden başka motivasyonu yoktu.
Evlenirler ve üstelik Hülya Avşar nikâh şahitleri olur. Bu bir sürprizdir. Nikâh memuru şahitlerin isimlerini okuyup onları masaya davet edene ve Hülya Avşar o ana kadar saklandığı yerden çıkıp gelene kadar hiç haberi yoktur Necla’nın. Necla, Hülya Avşar’ı görünce bayılır, ayılır, sonra tekrar bayılıp ayılır ve nikâh masasında Hülya Avşar’ın boynuna sarılıp mutluluktan hüngür hüngür ağlar. Bu fasıl o kadar uzun sürer ki, Tuncay, nikâh memuruna dönüp, “Memur bey, hanımların nikâhlarını kıysanız da dağılsak artık” diye espri yapmak zorunda kalır, “Hahha.” Hülya Avşar da sıkılmıştır. “Kızım, manyak mısın, abarttın yani” der Necla’ya, “Git kocana sarıl. Ama önce nikâhınız kıyılsın da adam hakkaten kocan olsun. Mübarek Cuma akşamı günaha girmeyin.” Hep beraber gülünür edilir, nikâh kıyılır, memur bey klasik nikâh esprileriyle bezenmiş sıkıcı bir konuşma yapar ve “Hülya hanımın da muhakkak ki nasihatleri olacaktır” deyip mikrofonu Hülya Avşar’a uzatır. Hülya Avşar, konuşmasına İbrahim Tatlıses’in kulaklarını çınlatarak başlar: “İbrahim Tatlıses kadın dövmeye tövbe ettikten sona bir röportajında demişti ki ‘Ben kendim kadın dövmem ama dövene de saygı duyarım’. Şimdi, o hesap, ben kendim dayak yemek istemem ama bu kızı sabah akşam dövsen saygı duyarım Tuncay. Hülya Avşar’la tanışmak için Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yla evlenecek kadar şerefsiz kadın mı olur? Yazık değil mi lan sana? Hıyarın teki olabilirsin ama bizim çocuğumuzsun, gücüme gidiyor. Valla var ya, kır ağzını burnunu. Hahha.” Hülya Avşar nikâha gelmeden evvel epeyce alkol almıştır, sarhoştur ve dediğinde yerden göğe kadar haklıdır.
***
Çamlıca tepesinde Boğaz’a nazır kafasını ritmik aralıklarla direksiyona vururken “Al sana cool, al sana cool, al sana cool” dedi. Kimse cool bulmamıştı evlenme hikâyesini. Gülmüşlerdi, evet; ama tahkir ve tezyif babında.
Necla ile doğru dürüst karı- koca olmadılar hiç. Daha evliliklerinin ilk gecesinde odalarını ayırdılar. Daha doğrusu Tuncay ayırdı. Necla da “Niye ayırdın?” demedi. Umurunda değildi. O gece, Hülya Avşar’ın nikâh konuşmasından başka bir şeyle meşgul edememişti zihnini. Hülya Avşar’ın o özgüveni, o dobralığı, o en manyakça şeyleri bile yerli yerindeymiş gibi algılatan acayip aurası, o büyüleyici edası, o kıskıvrak yakalayıcı şuh kahkahası, o herkesi önünde diz çöktüren dominalığı… “Ben de tam işte böyle olmazsam ölürüm” demişti kendi kendine. Ve ahdetmişti o gece, ne pahasına olursa olsun Hülya Avşar gibi olmaya. En alttan başlamaya hazırdı. Kliplerde figüranlık, filmlerde perişanlık, neyse ne. Tuncay ise düştüğü tuzağa yanmakla geçirmişti o geceyi. Kendi salaklığının tuzağıydı yandığı. Hülya Avşar’ın o konuşması bütün cool’luk hayallerini yıkmıştı. Konuşma kulaktan kulağa yayılacak ve “Necla denen karının keklediği Tuncay salağı” efsanesi dilden dile dolaşacaktı. Buna mani olmanın bir tek yolu vardı: Başka bir evlenme hikayesi uydurmak. Hülya Avşar’a anlatmış olduğu ve Hülya Avşar’ın da sağ olsun nikâh masasında ifşa ettiği gerçek hikâyenin şaka olduğunu söyleyip “Biz aslında Titanic filminde tanıştık. Sinemada yani. Oğlan denizde donunca Necla arka sırada hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ona mendil uzattım. Alıp gözyaşlarını sildi. Sonra…” gibi romantik bir palavrayla vaziyeti kurtarmalıydı. Ama önce Necla’yı buna ikna etmesi gerekiyordu. Ertesi sabah konuyu Necla’ya açtı ve Necla “Benim için hava hoş. O kadar tanıdığın var bu âlemde; beni bir klipe soksana. İyi dans ederim. Bir de şan dersi almam lazım. Bu arada sinemada veya bir dizide ufak tefek de olsa bir rol…”
Öylece durumu kurtardılar. Herkes yeni evlenme hikâyesini beğendi. Hülya Avşar “Lan Tuncay, sen var ya, Allah iyiliğini versin, hayvan herif! Mübarek Cuma akşamı kıza iftira etmiş olduk, iyi mi?” dedi ve kendini affettirmek için Necla’yı kanatlarının altına aldı, kliplerde bol bol dans ettirdi, hatta şan kursuna yazdırdı ve ara sıra vokal olarak sahneye de çıkardı.
Başlarda Tuncay’ın magazin âlemindeki nüfuzundan istifade etmek veya o nüfuzu aleyhine çevirtmemek için Tuncay’a ara sıra cilve yapan Necla, Hülya Avşar’ın ve tanışıp ahbap olduğu başka magazinel şahsiyetlerin mütemadiyen ayarladığı eften püften işlere kendini o kadar kaptırdı ve bunları öylesine önemseyip burnunu öyle kaldırdı ki, zamanla Tuncay’ı hiç görmez oldu ve nihayet aynı evde iki yabancıya dönüştüler. Boşanma gündeme gelmediyse ikisinin de olağanüstü meşguliyeti yüzünden gelmedi. Tuncay, kendini Hülya Avşar merkezli magazin yazılarına ve içkiye her zamankinin 3 misli vererek Necla rezaletini unutmaya çalıştı ve başardı da. Bir yerden sonra Necla ha var ha yoktu Tuncay için. Varsa yoksa Hülya Avşar’dı gene.
***
Kafasını direksiyona yeterince vurduktan sonra “Ben yine de bir arasam mı Necla’yı?” dedi, azıcık da olsa ünsiyet duyduğu bir şeye acil ihtiyaçtan. Cebinden cep telefonunu çıkarıp aradı.
-Alo.
-Tuncay?
-Evet.
-Neredesin?
-Ne önemi var.
-Valla aslında hiç önemi yok.
-Sen işte böylesin.
-Ay çattık!
-Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal…
-Esas duruşa da geç bari. Bir şey mi var?
-İstiklal güneş gibi hür alnımda parıldar…
-Tuncay!
-Bu da aslında şizofren bir marştır, biliyor musun? “Nabzımda ateş gibi fatihlerden bir kan var” diyor, ondan sonra da “Atam sen rahat uyu, bekçisiyiz cumhuriyetin” diyor. Fatih Sultan Mehmetçi mi yoksa Atatürkçü mü, padişahçı mı yoksa cumhuriyetçi mi belli değil.
-Devlette devamlılık esastır aslanım, bilmiyor musun?
-O ne? Bilmiyorum valla. Sen nereden duydun?
-Hülya’dan.
-Avşar?
-Yok, Türkmen!
-Kürt değil mi o?
-Neyse ne. Geçen kafaları çektik, sarhoşken söyledi. O da birinden duymuş, çok hoşuna gitmiş. Sen ne içtin? Ay niye soruyorum ki, bana ne? Bir şey yoksa kapatıyorum.
-Dur kapatma. Kapatma deyince, alayınızı İran İslam Cumhuriyeti’ne götürüp kapatmak lazım. Başta Hülya Avşar’ı.
-Neee?
-Çarşafa sokacağım hepinizi, yoksa bu memleket Roma Memlük gibi batacak.
-Roma Memlük? Ne diyorsun kuzum sen?
-Var ya işte o şey… Antik şehir…
-Sodom ve Gomore demek istedin herhalde, aptal şey.
-Her pisliği de bilirsin. Bravo yani. Nereden geliyor bu kültür fizik? Sodom’u Gomor’u da mı Hülya öğretti? Yakışır. Oranın kraliçesi olur kendisi!
-Sodom ve Gomore geçen akşam Ece’nin doğum gününü kutladığımız barın ismi, Tuncay. Barmene ‘Bu ne demek?’ diye sormuştum, o anlatmıştı. Sen iyi değilsin ama. Gel eve, yat uyu. Hasta hasta konuşuyorsun, İran’mış da çarşafmış da bilmem neymiş… Onun bunun dekoltesini gözlemlemekten başka şey bilmezsin, çarşaflı İran’da ne halta yararsın ki sen?
-Hah işte!
-Ne, hah işte?
-Halt dedin ya… Aynen öyle işte, halt! Hülya’nın haltlarını yazıyorum, Hülya bir değişiklik yapıp da o gün bir halt karıştırmadı mı illa ki başka birisi karıştırıyor, onu yazıyorum bir haltmış gibi. Halt zaten. Benimki de halt işte. Halttan halta atılmışım ben.... Alayınızın köküne kibrit suyu döküp köyüme dönüyorum hanımefendi.
-Ay üstüme iyilik sağlık, ne köyü Tuncay beyefendi?
-Dedemin köyü. O köyden çıktığımız güne lanet olsun zaten.
-İyice dağıttın sen, daraldım ay! Nereye gidersen git, ben yatıp uyuyorum.
-Ayakta uyuyorsun sen zaten. Memleket yıkılıyor, haberin yok. Hülya Avşar ve onun temsil ettiği ne varsa hepsi, sen ve ben dahil hanımefendi, bu şehvet çarkını döndüren herkes, döndüreni baş tacı eden de herkes, Hülya Avşar Show’u falan kaçırmayan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa ve muhterem zevceleri, kerimeleri, oğulları, kim varsa hepsi, hep beraber, el birliği ile yıkıyor bu ülkeyi. Ben de uyuyordum Necla. Bu gece aniden uyandım bu gerçeğe. Allah hepimizin belasını versin. Alo? Alo!
Necla çoktan kapatmıştı.
Kafasını birkaç kere daha direksiyona vurup uyudu.
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 2. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
09:18:00
Rating:

Hiç yorum yok: