Hülya Avşar’dan kaçan adam - 12. Bölüm

-Yanlış anlama yok. Zekâmı aşağılamayın dedim. Sizi araştırdık. Hülya Avşar’ın arkadaşı ve bir nevi propaganda bakanı olduğunuzu biliyoruz. Tahran’a niye geldiniz? Bu gece o toplantıya niye katıldınız? Cemşit mi size bağlı, siz mi Cemşit’e bağlısınız?
-Alâkası yok. Ben Hülya Avşar’dan kaçan bir adamım. O herif...
-A evet, duydum. Hülya Avşar’dan kurtulmak için Taliban’a sığınmak istediğinizi de duydum. Çok inandırıcı bir hikâye. Zekâmı aşağılamaya daha ne kadar devam edeceksiniz? Sabrımın taşmak üzere olduğunu bilmenizi isterim!
-Bakın, zekânızla hiçbir derdim yok. Ben sadece... Hotel resepsiyonundaki kıza niye sormuyorsunuz? Onunla Hülya Avşar konusunda kavga ettik, Hülya Avşar’dan kaçan bir adam olduğuma şahitlik edebilir. Cemşit beni yalan dolanla ağına düşürdü. Hülya Avşar ve benzerlerinin yıkıcı etkilerine karşı mücadele eden bir cemiyet olduklarını söyledi.
-Anlaşıldı. Sizin boğazınız kaşınıyor.
-Ne?
-Sizin için hemen şimdi bir idam sehpası hazırlatabilirim. Kimsenin ruhu duymadan asarız sizi burada. Ama idam sehpasıyla, iple miple niye uğraşalım ki?
Hüseynagani, belinden çıkardığı kocaman tabancanın mermisini namluya sürdü ve namlunun ucunu Tuncay’ın kafasına dayadı:
-Aşağılanan zekâm isyan etti Tuncay efendi. Buraya kadar! Kafana bir kurşun sıkıp evime gideceğim. Uykum var. Son sözün?
-Zekânın ta içine tüküreyim senin.
Tetiği çekmezsen şerefsizsin.
Bu iki cümleyi gayet sakince kurdu Tuncay. Sakince değil de, yılgınca demek daha doğru olur. Onun da uykusu vardı. Takatinin sonuna gelmişti. Dünya hayatı umurunda değildi artık. Gözlerini kapatıp Kelime-i Şehadet getirdi.
Hüseynagani şaşırdı. Tabancayı indirdi.
-Müslüman mısın?
-Elhamdülillah Müslüman’ım. Gücüne mi gitti?
-Estağfirullah. Peki, Mehdi aleyhisselamın devletine nasıl düşmanlık edersin?
-Mehdi aleyhisselam?
-Kayıp İmam. O gelene kadar Velayet-i Fakih’le idare ediyoruz, malum. İmam Hamaney, Hazret-i Mehdi’ye vekalet ediyor. Yani bu devlet dolaylı olarak Hazret-i Mehdi’nin devletidir. Sen de Müslüman’san buna iman edersin. Bu devlete muhalefetin kâfirlik olduğuna da iman edersin.
-Devletinize muhalefet filan etmedim de... Bu dediğinizi ilk defa duyuyorum. Dedem bana böyle bir şeyden hiç bahsetmedi. O çok iyi bilirdi dini-diyaneti.
-Demek ki bilmiyormuş. Öldü mü?
Ölmediyse hemen anlatmak lazım.
-Öldü, Allah rahmet eylesin.
-Eylemez ki.
-Ne? Niye? Nasıl konuşuyorsun sen!
-12 İmam Şia’sından değilmiş, Velayet-i Fakih’e iman etmemiş, hali yamandır. Direkt cehennem.
Tuncay, Hüseynagani’ye şöyle bir baktı. İki saniye, üç saniye... Sonra yerinden doğruldu ve Hüseynagani’nin başını iki eliyle tutup, suratını bütün gücüyle masaya çarptı.
-Dedeme gâvur diyemezsin!
Burnu kırılan ve suratı kana bulanan Hüseynagani, Tuncay’ın şiddet eylemi esnasında elinden yere düşürdüğü tabancayı almak için eğilmişti ki, sorgu odasının kapısı açıldı ve içeriye pembe çarşaflı Şirin’lerden biri girdi.
-Şirin?
-Merhaba Aga-yı Necmigil. Yanlış anlaşılma için sizden çok çok özür dileriz. Aslında üzerimde böcek vardı ama bir arıza olmuş, merkeze ses gitmemiş. Amirlerime masumiyetinizi... Amanın!
Tabanca epey uzağa gitmiş, Hüseynagani fena halde sersemlediği ve acılar içinde kıvrandığı için onu hemen bulup alamamıştı. Nihayet bulmuş, almış ve ayağa kalkmıştı. Elinde tabancayla Şirin’e bakıyordu. Şirin de şaşkın şaşkın ona bakıyordu.
-Neler oluyor burada?
Tuncay, oturduğu sandalyede rahatça geriye yaslanıp sakin sakin cevap verdi:
-Rahmetli dedeme gâvur dedi. Ben de ağzını burnunu kırdım..
O esnada sarıklı, sakallı, molla gibi bir adam geldi. Gülmekten kırılıyordu. Sorguyu yan odadaki ekrandan izlemişti. Meğer resimdeki Humeyni’nin bir gözü, kamera gözüymüş.
-Bu Hüseynagani... hıhhhahha... kendini hepimizden akıllı sanıyor, ama... Hahhaa hiiihho... Kaç kere söyledik, Velayet-i Fakih’i dayatıp Sünnileri çıldırtma diye... Hahhahhaa... Bu sefer çok ileri gitti, ben de hiç karışmadım, dur bakalım ne olacak diye... Dersini aldı, hahhaaa... İçi dışı bir bu çocuğun. Takiyeyi bilmiyor.
Şirin de güldü. “Aferin, Aga-yı Hüseynagani!” dedi; “Amerikan filmlerinden ne güzel öğrenmişsin sofistike sorgu yöntemlerini. Keşke mahkeme filmlerinde kalsaydın. O tabanca ne öyle? Bu aralar Leathal Weapon’a mı takılıyorsun? Deli polis Martin Riggs mi oldun mübarek?”
Hüseynagani, burnunu çeke çeke gitti.
Şirin, yeniden Tuncay’a döndü:
-Evet, Cemşit’in örgütüne sızmış bir ajanım. Siz gittikten sonra bizi uzun süre daha alıkoydu. Oradan hemen çıkabilseydim tutuklanmanızı engellerdim. Bağışlayın lütfen. Masumiyetinizi amirlerime anlattım. Serbestsiniz.
-Peki buradan Afganistan’a nasıl giderim? Önce arabama kavuşmam lazım tabii.
-Merak etmeyin, arabanızı çoktan getirdiler. Biraz da içini karıştırdılar, affınıza sığınarak. Türk kamuoyunun yüksek dikkatlerini bu tatsız ve lüzumsuz hadise ile meşgul etmeyeceğinizden emin olabilirsek, size Pakistan sınırına kadar eskort veririz. Bir araç önünüzde, bir araç arkanızda, şaşırmadan gidersiniz. Yol uzun. Uykusuzsunuz. Bu gece sizi bir otelde misafir edeceğiz. Pakistan yolunda da bir gece konaklamanız için gerekli ayarlamayı yapacağız. Pakistan gümrüğünden pasaportunuzu gösterip rahatça geçersiniz. Türk vatandaşlarından vize istemiyorlar. Pakistan’dan Afganistan’a nasıl geçeceğiniz size kalmış. Aslında bizim de Afganistan’la sınırımız var, fakat gümrük kapalı ve gayri resmi geçişlere başka bir istihbarat teşkilatı bakıyor, biz karışamıyoruz.
-Tamam.
-Anlaştık, değil mi? Bu konuda bir şey yazmayacaksınız gazetenizde.
-Yazmayacağım.
-Yemin edin.
-Vallahi billahi.
***
Pakistan’ın pasaport polisi Hülya Avşar’ı sormadı. İngilizce “Türk’sünüz ve sakallısınız, Taliban’a mı gitmek istiyorsunuz?” diye sordu. Tuncay “Evet” deyince cep telefonuyla birini arada ve “İleride bekleyin” dedi.

Ziya Güler'in romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 12. Bölüm   Hülya Avşar’dan kaçan adam - 12. Bölüm Reviewed by Habersizim on 10:22:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: