İstanbul’un magazin mahfillerinden İran’a, Afganistan’a, Guantanamo’ya, Sibirya’ya uzanan bir macera
Biraz da mutluluktan ağlıyordu. Şöyle ki: Aylardan Eylül’dü, Hülya Avşar’dan ibaret kalan hayatının boşluğu gerçeğine uyanıp melankoliye dalmıştı, yani şarkı cuk oturmuştu, sanki özel olarak oturtulmuştu; “Kozmosta bir şey benim için kıpırdadı; özel olarak benim için, sadece benim için!” diye geçirdi içinden. Türkiye’nin en çok satan gazetesinin magazin ekinde Türkiye’nin en çok okunan magazin yazılarını yazıyor, magazin sahasında ordinaryüs profesör ayarında otorite kabul ediliyor, ama bir hiç olmadığına inanmak için, ki buna inanmaya o esnada şiddetle ihtiyacı vardı, içinden, kozmosta şahsına özel bir kıpırdamanın yaşandığını geçirmesi gerekmişti.
Neden kâinat veya evren değil de kozmos? Çünkü o günlerde ‘in’ olan Transandantal Meditasyon seminerlerinde Hint emperyalizminin Türkiye’deki uşakları kozmos da kozmos deyip duruyor, milleti meditasyon marifetiyle kozmosun kara deliklerine postalayarak vatan-millet mefhumunu ortadan kaldırıyor ve dünyayı gizli bir Hindu tapınağına bağlamak için bilişim sektörü başta olmak üzere bir sürü sahada faaliyet gösteren Hindistan Gizli İşgal Ordusu’nun yolunu açacak psikolojik zemini oluşturuyorlardı. Transandantal Meditasyon’cuların Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde kurdukları Tabiat Partisi örgütlerinin insanlara kendilerinden geçip kozmosla bütünleşmeyi ve vatan-millet meseleleri dahil hiçbir şeye kafayı takmamayı telkin ederken, partinin Hindistan’daki merkez teşkilatının kesif bir Hint milliyetçiliği yapması büyük bir komplonun söz konusu olduğunu açıkça gösteriyordu, ama Tuncay’ın (yukarıda bahsi açılan roman kahramanımızın) bundan haberi yoktu. Katıldığı seminerlerde beynine enjekte edilen ve oradan diline düşen kozmos kelimesinin bilhassa seçildiğini de bilmiyordu. Hindistan Gizli İşgal Ordusu Türkiye Cephesi Gizli Komutanı Mohandas Kundura (ki dilimize vakıf parlak bir gizli Türkologdur) “Kâinat dersek, adamlar bir kitapçıda Nurcu Zafer dergisinin kapağında bu kelimeyi okuyup o dergiye yakınlık duyabilirler. Bu riski göze alamayız. Türklere kozmos dedirtmeliyiz. Zaten yabancılaşma da kelimelerle başlar” diye düşünüyordu…
- Niye ağlıyorsun lan? diye sordu, usulca gelip masaya oturan Atatürk Erol.
- Lan diye konuşma! Kozmosta zarif bir kıpırdama oldu, özel olarak benim için. Sen de bunun hatırına biraz daha saygılı ol bana karşı. Bir nevi doğum günü çocuğuyum bugün. Hatta, dahasıyım. Şu şarkı bitene kadar güneşim ben. Dünya benim etrafımda dönüyor.
- Hadi be!
- Evet. Eylül ayında melankoliye düşüyorum ve pat diye bu şarkı çalıyor. Demek ki bir şey var yani. Çok derin bir şey. Anlıyor musun?
- Oğlum, Cafe Nostalgia’dayız, bu şarkı burada her zaman çalar.
- Yine de kendimi kandırmama yardım edebilirdin.
- Bırak şimdi şarkıyı markıyı… Derdin ne senin?
- Hülya Avşar.
- Ne?
- Hülya Avşar.
- Aşık mı oldun Hülya’ya?
- Keşke aşık olsaydım. O zaman bir şey olmuş olurdum.
- Ne olmuş olurdun?
- Aşık. Mecnun gibi, Ferhat gibi, Kerem gibi.
- Anlamadım ki derdini.
- Sorun şu ki, kendimi bildim bileli Hülya Avşar’ın amansız işgali altındayım. Bütün ülke onun işgali altında ama en kötü durumda olan benim. Kadın her gün bir zıpçıktılık yapıyor ve ben de o zıpçıktılığı ballandıra ballandıra yazıyorum. Başka ne yapıyorum? Hiçbir şey. Hayatım böyle geçti. Her zaman yazar değildim, ama her zaman Hülya Avşar’la meşguldüm. Hülya Avşar’ın İbrahim Tatlıses’le muhabbeti, Hülya Avşar’ın falanca filmin filanca sahnesinde yapıp ettikleri, Hülya Avşar’ın muhteşem kahkahasının dünya çapında müstesna desibeli… Çocukluğum ve ilk gençliğim bu hikâyelerle geçti. Sonra magazin muhabiri oldum, Hülya Avşar’ı yakın takibe almakla görevlendirildim, nereye gittiyse peşinden gittim, ne dediyse not ettim, ne yaptıysa fotoğrafladım. Sonra magazin yazarı oldum, ister istemez her gün Hülya Avşar’ı yazdım, çünkü yaşadığım dünyanın merkezinde hep o vardı. Sibel Can da vardı, başkaları da vardı, hepsinden gına getirdim, ama Hülya Avşar’dan getirdiğim gınanın eşi benzeri yok. Yoruldum kardeşim. Geri çekilmek istiyorum. Geri çekilmek… Geri çekilmek… Ama geri çekilebileceğim bir yer yok ki. Geride, içinde ve ilerisinde hep Hülya Avşar var. Sağımda, solumda, önümde, arkamda hep Hülya Avşar. Yüzü, bedeni, sesi, hele o korkunç kahkahası. Gözümün önünden, kulağımın zarından gitmiyor. Gittiği anda zaten yazı yazamam. Yazı yazmasam geçinemem, yaşayamam. Hayatım Hülya Avşar’dan ibaret. Onun esiriyim, mahkumuyum. Beni kıskıvrak yakaladı. Hayatımın içine etti diyeceğim ama -dediğim gibi- Hülya Avşar’sız bir hayatım olmadı ki hiç. Hadi ben Hülya Avşar'dan ekmek yiyorum, millete ne oluyor? Hülya Avşar Show’da nasıl açılıp saçıldığını, muzır muzır sorularla misafirlerini nasıl terlettiğini görmüyorlar mı? O pis esprilerini, o korkunç kahkahalarını duymuyorlar mı? Ar, hayâ, örf, adet diye bir şey kalmadı mı Erol? Ailecek nasıl seyrediyorlar Hülya Avşar Show'u?
- Bugün çok didaktiksin Tuncay. Ben de didaktik olayım o zaman. Sen Atatürkçüsün, değil mi?
- Ne alakası var? Tabii ki Atatürkçüyüm.
- Hülya Avşar, Atatürkçülüğün nihai zaferidir. Cumhuriyeti kesin olarak payidar eden insandır Hülya Avşar. Atatürkçü olsaydın, harbi Cumhuriyetçi olsaydın, Hülya Avşar'ın ortalama Türk ailesi tarafından baş tacı edilmesine sevinirdin. Cumhuriyet tabii ki büyük c ile. Çünkü genel olarak cumhuriyetten bahsetmiyoruz, Atatürk Cumhuriyeti'nden bahsediyoruz. Cumhuriyeti'nden derken i'den sonra apostrof. Çok özel isim çünkü. Bize özel.
- Yaw, ne alâkası var dedim!
- Magazin sayfalarından başını kaldırıp biraz yakın tarih okusaydın kurardın alâkayı.
-Oğlum, kafam bulanık, beynimde takat kalmadı, beni yormadan kuracaksan kur artık şu alâkayı, yoksa kalkıp gidiyorum.
- Atatürk, "Din ve namus telakkisini değiştireceğiz" diyordu. Değiştirebildi mi? Değiştiremedi. Kim değiştirdi? Hülya Avşar değiştirdi. Cuma akşamları Yasin okuduğunu söylüyor, sonra gidip canlı yayında Ricky Martin’i taciz ediyor, arkasından da basıyor kahkahayı. Dindar halkımız ne yapıyor? Zevkten kuduruyor. Hülya Avşar Show’u her hafta reyting şampiyonu yapıyor. Atatürkçülüğün nihai zaferi diyorum sana. Mutlu ol.
- Bu mevzuyu da Atatürk’e bağlamayı becerdin ya, bravo! İğrençsin.
-Felsefi bir şey anlatıyorum, kafan basmıyor tabii.
-Tükürürüm böyle felsefeye!
-Öyleyse def ol git Atatürk Türkiyesi'nden! İran İslam Cumhuriyeti'nde git!
- Çok iyi fikir. Hülya Avşar'dan kurtulmak için gerekirse oraya bile giderim!
İnadına öyle dediyse de İran İslam Cumhuriyeti'ne gidecek değildi elbet. Ağlarını ören kaderden habersiz, öyle zannediyordu.
***
İstanbul yollarında ilerliyordu arabasını beşik gibi sallayarak. Menzil meçhul.
Trafik polisi durdurdu.
-Nereye gidiyorsun böyle? diye sordu sırıtarak.
-Hülya Avşar'dan kaçıyorum, diye cevap verdi Tuncay.
-Dalga mı geçiyorsun?
- Sen?
- Ben mi?
- Yok, ben. Ama size göre biz olmalı. Yani siz demeniz gerekir. Tanışmıyoruz zira. Demek ki aramızda bir samimiyetin olmuş olması mümkün değil.
- Sarhoşsunuz.
- Evet, kesinlikle.
- Ama ben de size sen diye hitap ederek nezaketsizlik ettim, hata ettim. Ben adil bir insanım. Siz bana ceza kesemeyeceğinize göre ben de size ceza kesmemeliyim. Arabanıza geçici olarak el koymam da bu durumda söz konusu olamaz. Ama bu halde yola devam etmenize izin vermem de mümkün değil. Kaza yapabilirsiniz, Allah korusun.
- Öyleyse direksiyona siz geçin, buyurun. Beni Çamlıca tepesine götürün. Orada İstanbul'a nazır uyumak istiyorum arabamda.
- Anlaştık.
Polis memuru, az ilerideki polis aracında oturan diğer polis memurunun yanına gidip ona bir şey söyledi, sonra dönüp Tuncay'ın arabasına bindi. Tuncay o arada yan koltuğa geçmişti. Polis şoför, arabayı Çamlıca'ya doğru sürdü. Diğer polis memuru da polis aracıyla onları takip etti.
Tuncay'ı tepede, arabasında bırakıp gittiler.
***
Uykusu yoktu. Karısını da sevmiyordu artık. Artık? Ne zaman sevmişti ki? Şeytan görsündü yüzünü. O da onlardan biriydi neticede. Hülya Avşar merkezli dünyanın, halinden anlamsızca memnun insanlarından. Memnun, hem de nasıl!
Hülya Avşar’a ve diğer magazin ikonlarına yakınlığından mütevellit bir hürmet ve muhabbet duymuştu Tuncay’a. Evlilikleri de ondan mütevellitti.
Seneler evvel bir süpermarket. Süt reyonunun önünde Tuncay’ın telefonu çalar. Tuncay aynı anda hem yürümeyi hem de telefonda konuşmayı beceremediği için durup öyle açar telefonu. “Alo?... Merhaba… İyiyim Hülya, senden ne haber?... Klibini izledim tabii. İlk yönetmenlik denemeni kaçırır mıyım?... Beğenmek beğenmemek değil de, işi tek planla bitirmen büyük yenilik tabii… Hı?... Dalga geçmiyorum yahu, biraz irite oldum sadece… Tamam tamam, söz, yazacağım… Tamam, irite mirite demeden yazarım… Ne bilim, avangart mavangart derim, öncü derim, yenilikçi derim, uydururum bir şeyler… Ben de öptüm…” Adının Necla olduğunu sonradan öğreneceği bir kadın, konuşmaya kulak misafiri olmuş ve elinde bir litre pastörize sütle öylece kala kalmıştır. Hayranlıktan patlamak üzere olan gözlerle Tuncay’a bakmaktadır. Bakışların yoğun elektriği, Tuncay’ın bakışını ona çevirtir. “Merhaba”yı zorunlu kılan bir durum oluşmuştur.
-Merhaba. Pastörize sütün bir faydası yok diyorlar.
Kafasını direksiyona yeterince vurduktan sonra “Ben yine de bir arasam mı Necla’yı?” dedi...
DEVAMI NASİPSE YARIN
Ziya Güler, Diriliş Postası’nda tefrik edilen ve sonu gelemeden tam ortasında pat diye biten romanın devamını yazmak için ikna olmuş gibi görünüyor. ‘Kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için’ ve yeni bölümlerle arada kopukluk olmasın diye romanın ilk bölümlerini hızla yeniden tefrik ediyoruz
Geriye dönüp baktığında Hülya Avşar’dan başka bir şey göremedi. Zaten sarhoştu. Hoparlörden Melancolie in Septembre (Eylülde Melankoli) şarkısı yükselince koyuverdi kendini.Biraz da mutluluktan ağlıyordu. Şöyle ki: Aylardan Eylül’dü, Hülya Avşar’dan ibaret kalan hayatının boşluğu gerçeğine uyanıp melankoliye dalmıştı, yani şarkı cuk oturmuştu, sanki özel olarak oturtulmuştu; “Kozmosta bir şey benim için kıpırdadı; özel olarak benim için, sadece benim için!” diye geçirdi içinden. Türkiye’nin en çok satan gazetesinin magazin ekinde Türkiye’nin en çok okunan magazin yazılarını yazıyor, magazin sahasında ordinaryüs profesör ayarında otorite kabul ediliyor, ama bir hiç olmadığına inanmak için, ki buna inanmaya o esnada şiddetle ihtiyacı vardı, içinden, kozmosta şahsına özel bir kıpırdamanın yaşandığını geçirmesi gerekmişti.
Neden kâinat veya evren değil de kozmos? Çünkü o günlerde ‘in’ olan Transandantal Meditasyon seminerlerinde Hint emperyalizminin Türkiye’deki uşakları kozmos da kozmos deyip duruyor, milleti meditasyon marifetiyle kozmosun kara deliklerine postalayarak vatan-millet mefhumunu ortadan kaldırıyor ve dünyayı gizli bir Hindu tapınağına bağlamak için bilişim sektörü başta olmak üzere bir sürü sahada faaliyet gösteren Hindistan Gizli İşgal Ordusu’nun yolunu açacak psikolojik zemini oluşturuyorlardı. Transandantal Meditasyon’cuların Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde kurdukları Tabiat Partisi örgütlerinin insanlara kendilerinden geçip kozmosla bütünleşmeyi ve vatan-millet meseleleri dahil hiçbir şeye kafayı takmamayı telkin ederken, partinin Hindistan’daki merkez teşkilatının kesif bir Hint milliyetçiliği yapması büyük bir komplonun söz konusu olduğunu açıkça gösteriyordu, ama Tuncay’ın (yukarıda bahsi açılan roman kahramanımızın) bundan haberi yoktu. Katıldığı seminerlerde beynine enjekte edilen ve oradan diline düşen kozmos kelimesinin bilhassa seçildiğini de bilmiyordu. Hindistan Gizli İşgal Ordusu Türkiye Cephesi Gizli Komutanı Mohandas Kundura (ki dilimize vakıf parlak bir gizli Türkologdur) “Kâinat dersek, adamlar bir kitapçıda Nurcu Zafer dergisinin kapağında bu kelimeyi okuyup o dergiye yakınlık duyabilirler. Bu riski göze alamayız. Türklere kozmos dedirtmeliyiz. Zaten yabancılaşma da kelimelerle başlar” diye düşünüyordu…
- Niye ağlıyorsun lan? diye sordu, usulca gelip masaya oturan Atatürk Erol.
- Lan diye konuşma! Kozmosta zarif bir kıpırdama oldu, özel olarak benim için. Sen de bunun hatırına biraz daha saygılı ol bana karşı. Bir nevi doğum günü çocuğuyum bugün. Hatta, dahasıyım. Şu şarkı bitene kadar güneşim ben. Dünya benim etrafımda dönüyor.
- Hadi be!
- Evet. Eylül ayında melankoliye düşüyorum ve pat diye bu şarkı çalıyor. Demek ki bir şey var yani. Çok derin bir şey. Anlıyor musun?
- Oğlum, Cafe Nostalgia’dayız, bu şarkı burada her zaman çalar.
- Yine de kendimi kandırmama yardım edebilirdin.
- Bırak şimdi şarkıyı markıyı… Derdin ne senin?
- Hülya Avşar.
- Ne?
- Hülya Avşar.
- Aşık mı oldun Hülya’ya?
- Keşke aşık olsaydım. O zaman bir şey olmuş olurdum.
- Ne olmuş olurdun?
- Aşık. Mecnun gibi, Ferhat gibi, Kerem gibi.
- Anlamadım ki derdini.
- Sorun şu ki, kendimi bildim bileli Hülya Avşar’ın amansız işgali altındayım. Bütün ülke onun işgali altında ama en kötü durumda olan benim. Kadın her gün bir zıpçıktılık yapıyor ve ben de o zıpçıktılığı ballandıra ballandıra yazıyorum. Başka ne yapıyorum? Hiçbir şey. Hayatım böyle geçti. Her zaman yazar değildim, ama her zaman Hülya Avşar’la meşguldüm. Hülya Avşar’ın İbrahim Tatlıses’le muhabbeti, Hülya Avşar’ın falanca filmin filanca sahnesinde yapıp ettikleri, Hülya Avşar’ın muhteşem kahkahasının dünya çapında müstesna desibeli… Çocukluğum ve ilk gençliğim bu hikâyelerle geçti. Sonra magazin muhabiri oldum, Hülya Avşar’ı yakın takibe almakla görevlendirildim, nereye gittiyse peşinden gittim, ne dediyse not ettim, ne yaptıysa fotoğrafladım. Sonra magazin yazarı oldum, ister istemez her gün Hülya Avşar’ı yazdım, çünkü yaşadığım dünyanın merkezinde hep o vardı. Sibel Can da vardı, başkaları da vardı, hepsinden gına getirdim, ama Hülya Avşar’dan getirdiğim gınanın eşi benzeri yok. Yoruldum kardeşim. Geri çekilmek istiyorum. Geri çekilmek… Geri çekilmek… Ama geri çekilebileceğim bir yer yok ki. Geride, içinde ve ilerisinde hep Hülya Avşar var. Sağımda, solumda, önümde, arkamda hep Hülya Avşar. Yüzü, bedeni, sesi, hele o korkunç kahkahası. Gözümün önünden, kulağımın zarından gitmiyor. Gittiği anda zaten yazı yazamam. Yazı yazmasam geçinemem, yaşayamam. Hayatım Hülya Avşar’dan ibaret. Onun esiriyim, mahkumuyum. Beni kıskıvrak yakaladı. Hayatımın içine etti diyeceğim ama -dediğim gibi- Hülya Avşar’sız bir hayatım olmadı ki hiç. Hadi ben Hülya Avşar'dan ekmek yiyorum, millete ne oluyor? Hülya Avşar Show’da nasıl açılıp saçıldığını, muzır muzır sorularla misafirlerini nasıl terlettiğini görmüyorlar mı? O pis esprilerini, o korkunç kahkahalarını duymuyorlar mı? Ar, hayâ, örf, adet diye bir şey kalmadı mı Erol? Ailecek nasıl seyrediyorlar Hülya Avşar Show'u?
- Bugün çok didaktiksin Tuncay. Ben de didaktik olayım o zaman. Sen Atatürkçüsün, değil mi?
- Ne alakası var? Tabii ki Atatürkçüyüm.
- Hülya Avşar, Atatürkçülüğün nihai zaferidir. Cumhuriyeti kesin olarak payidar eden insandır Hülya Avşar. Atatürkçü olsaydın, harbi Cumhuriyetçi olsaydın, Hülya Avşar'ın ortalama Türk ailesi tarafından baş tacı edilmesine sevinirdin. Cumhuriyet tabii ki büyük c ile. Çünkü genel olarak cumhuriyetten bahsetmiyoruz, Atatürk Cumhuriyeti'nden bahsediyoruz. Cumhuriyeti'nden derken i'den sonra apostrof. Çok özel isim çünkü. Bize özel.
- Yaw, ne alâkası var dedim!
- Magazin sayfalarından başını kaldırıp biraz yakın tarih okusaydın kurardın alâkayı.
-Oğlum, kafam bulanık, beynimde takat kalmadı, beni yormadan kuracaksan kur artık şu alâkayı, yoksa kalkıp gidiyorum.
- Atatürk, "Din ve namus telakkisini değiştireceğiz" diyordu. Değiştirebildi mi? Değiştiremedi. Kim değiştirdi? Hülya Avşar değiştirdi. Cuma akşamları Yasin okuduğunu söylüyor, sonra gidip canlı yayında Ricky Martin’i taciz ediyor, arkasından da basıyor kahkahayı. Dindar halkımız ne yapıyor? Zevkten kuduruyor. Hülya Avşar Show’u her hafta reyting şampiyonu yapıyor. Atatürkçülüğün nihai zaferi diyorum sana. Mutlu ol.
- Bu mevzuyu da Atatürk’e bağlamayı becerdin ya, bravo! İğrençsin.
-Felsefi bir şey anlatıyorum, kafan basmıyor tabii.
-Tükürürüm böyle felsefeye!
-Öyleyse def ol git Atatürk Türkiyesi'nden! İran İslam Cumhuriyeti'nde git!
- Çok iyi fikir. Hülya Avşar'dan kurtulmak için gerekirse oraya bile giderim!
İnadına öyle dediyse de İran İslam Cumhuriyeti'ne gidecek değildi elbet. Ağlarını ören kaderden habersiz, öyle zannediyordu.
***
İstanbul yollarında ilerliyordu arabasını beşik gibi sallayarak. Menzil meçhul.
Trafik polisi durdurdu.
-Nereye gidiyorsun böyle? diye sordu sırıtarak.
-Hülya Avşar'dan kaçıyorum, diye cevap verdi Tuncay.
-Dalga mı geçiyorsun?
- Sen?
- Ben mi?
- Yok, ben. Ama size göre biz olmalı. Yani siz demeniz gerekir. Tanışmıyoruz zira. Demek ki aramızda bir samimiyetin olmuş olması mümkün değil.
- Sarhoşsunuz.
- Evet, kesinlikle.
- Ama ben de size sen diye hitap ederek nezaketsizlik ettim, hata ettim. Ben adil bir insanım. Siz bana ceza kesemeyeceğinize göre ben de size ceza kesmemeliyim. Arabanıza geçici olarak el koymam da bu durumda söz konusu olamaz. Ama bu halde yola devam etmenize izin vermem de mümkün değil. Kaza yapabilirsiniz, Allah korusun.
- Öyleyse direksiyona siz geçin, buyurun. Beni Çamlıca tepesine götürün. Orada İstanbul'a nazır uyumak istiyorum arabamda.
- Anlaştık.
Polis memuru, az ilerideki polis aracında oturan diğer polis memurunun yanına gidip ona bir şey söyledi, sonra dönüp Tuncay'ın arabasına bindi. Tuncay o arada yan koltuğa geçmişti. Polis şoför, arabayı Çamlıca'ya doğru sürdü. Diğer polis memuru da polis aracıyla onları takip etti.
Tuncay'ı tepede, arabasında bırakıp gittiler.
***
Uykusu yoktu. Karısını da sevmiyordu artık. Artık? Ne zaman sevmişti ki? Şeytan görsündü yüzünü. O da onlardan biriydi neticede. Hülya Avşar merkezli dünyanın, halinden anlamsızca memnun insanlarından. Memnun, hem de nasıl!
Hülya Avşar’a ve diğer magazin ikonlarına yakınlığından mütevellit bir hürmet ve muhabbet duymuştu Tuncay’a. Evlilikleri de ondan mütevellitti.
Seneler evvel bir süpermarket. Süt reyonunun önünde Tuncay’ın telefonu çalar. Tuncay aynı anda hem yürümeyi hem de telefonda konuşmayı beceremediği için durup öyle açar telefonu. “Alo?... Merhaba… İyiyim Hülya, senden ne haber?... Klibini izledim tabii. İlk yönetmenlik denemeni kaçırır mıyım?... Beğenmek beğenmemek değil de, işi tek planla bitirmen büyük yenilik tabii… Hı?... Dalga geçmiyorum yahu, biraz irite oldum sadece… Tamam tamam, söz, yazacağım… Tamam, irite mirite demeden yazarım… Ne bilim, avangart mavangart derim, öncü derim, yenilikçi derim, uydururum bir şeyler… Ben de öptüm…” Adının Necla olduğunu sonradan öğreneceği bir kadın, konuşmaya kulak misafiri olmuş ve elinde bir litre pastörize sütle öylece kala kalmıştır. Hayranlıktan patlamak üzere olan gözlerle Tuncay’a bakmaktadır. Bakışların yoğun elektriği, Tuncay’ın bakışını ona çevirtir. “Merhaba”yı zorunlu kılan bir durum oluşmuştur.
-Merhaba. Pastörize sütün bir faydası yok diyorlar.
Kafasını direksiyona yeterince vurduktan sonra “Ben yine de bir arasam mı Necla’yı?” dedi...
DEVAMI NASİPSE YARIN
Ziya Güleri'in romanı
Hülya Avşar’dan kaçan adam - 1. Bölüm
Reviewed by Habersizim
on
10:57:00
Rating:

Hiç yorum yok: