Filmlerine baktığımda Yücel Çakmaklı ve Mustafa Akkad aynı şeyi söylüyorlar bana, “Biz Müslüman’ız ve bu çağda yaşıyoruz. Hikayemizin başladığı an gibi, halen devam ettiğini de unutma.”
| "Inside Out" (Ters Yüz) |
Değilim, hiç olmadım. Müstakil olmayı aklından geçirecek yaşa, kıdeme, tecrübeye sahip değilim. Bir gün sahip olursam ne olur, onu da bilmiyorum.
Şimdi “Fatih Mutlu” dediğimizde benim aklıma ilk olarak, doğrudan sinema geliyor. Hatta film izleme serüvenimin en büyük rehberi de siz oldunuz. Sancaktar’daki film yazılarınız unutulmaz. Sahi nereden ve nasıl başladı bu sinema sevdası?
İlk kez ortaokuldayken sinemaya gittim, götürüldüm diyelim daha doğrusu, "dini" bir filmdi, pek bir şey anlamadım. Bir süre sonra bir komedi filmine gittim, komikti ama gene bir şey anlamadım. Anlamadım dediğim, "sinemadan" bir şey anlamadım yani, "Bunları evde de izliyorum zaten; bu salon, bu karanlık ne manaya geliyor?" filan dedim kendi kendime. Sonra bir aksiyon filmi izledim ve her şey değişti. Mermiler, bombalar, havaya uçan, havada uçan arabalar... Bilhassa "dolby digital" teknolojisini hissetmek tarifsizdi. Bunun üzerine o salonu, o karanlığı kendimce anlamlandırdım. Bir ajandam vardı, orada izlediğim filmlere "oyunculuk şöyle, müzik böyle" filan diye not vermeye başladım. Tabi işin aslıyla karşılaşmam çok daha sonra oldu, "Çek Bir Film" ile...
Evet, Sadık Battal'ın yönettiği “Çek Bir Film” projesinde yer aldınız. Orada ne oldu, neler yaptınız?
TRT Okul için hazırlanan bir proje idi. 22 bölümlük seri belgesel. Hocam Sadık Battal'ın yönettiği projenin senaryosunu ağabeyim Gökhan Özcan yazmıştı. Fikirden perdeye, bir filmin yolculuğunu, filmin bizzat tüm unsurlarından dinlediğimiz bir işti. Yönetmenler yönetmenin kim olduğunu, bir film için ne yaptığını anlattı; senaristler senaristin, kameramanlar kameramanın, kurgucular kurgucunun... Ben projenin editörüydüm. Yavuz Turgul'dan Mecid Mecidi'ye, Hülya Koçyiğit'ten Nilgün Öneş'e, Derviş Zaim'den Tolgay Ziyal'e kadar yüzden fazla sinemacının, Hasan Aycın'dan Yalçın Tura'ya, Kurtuluş Kayalı'dan Yusuf Kaplan'a kadar birçok sanatçının, fikir adamının yüzlerce saatlik konuşmalarını dinledim. Sağolsun, Sadık Hocam böyle bir imkan verdi bana. Neredeyse 2 yıllık bir süreçti. Bu süreçte sinemanın biçimi hakkında da, içeriği hakkında da çok kıymetli bilgiler edindim. Daha da önemlisi, sanat nedir, ne değildir, nerede başlar, nerede biter ya da nerede başlayıp bitmesi gerekir; bunları tecrübe ettim. Tabi, deliler gibi film izlediğim bir dönem oldu. Aynı dönemde, yine Sadık Hocam'ın teşviki ve desteğiyle senaryo meselesine yoğunlaştım. Hala da oradayım, senaryodayım.
Ufukta gözüken senaryo yahut film çalışmanız var mı?
Bilmiyorum. Nitekim, üstadım Hasan Aycın, "İfade etmezsen bilip bilmediğin, anlayıp anlamadığın anlaşılmaz" demişti. Ufak tefek film eleştirilerini bir kenarda tutarsak, henüz ifade ettiğim, ifade etmeyi başardığım bir şey yok. Çalışıyorum ama. Dua et lütfen.
Hasan Aycın'la muhabbetinizin kaynağı nedir? Daha çok çizgileriyle tanıyoruz bir de çok güzel romanları var.
Üstadım, ağabeyim Hasan Aycın'ı çok seviyorum, inşaallah o da beni seviyordur; bana "Sevgili Fatih" diye hitap ediyor, onu biliyorum en azından. Sahipkıran'ı okuduğumda tepeden tırnağa nasıl sarsıldığımı anlatamam. "Her satırı ilham ile yazılmış" demiştim arkadaşlara, eşe dosta heyecanla. Hasan Ağabey ile tanışmayı, onun dizinin dibine oturup talebesi olmayı çok istiyordum. Buna da yine Sadık Hocam vesile oldu. Hasan Ağabey sayesinde bambaşka dünyalar, bambaşka ufuklarla karşılaştım. Bu aralar, onun tabiriyle "keratalıklar" yapıyorum ama her halükarda halimi arz ettiğim yerdir Hasan Ağabeyim.
Müslüman adamın sineması olur mu?
Müslüman adamın her şeyi olabilir. Olanın adı bazen çektiği filmdir, bazen yetiştirdiği evlattır, bazen diktiği pantolondur, bazen çıkardığı gazetedir...
Rahmetli Yücel Çakmaklı ile Mustafa Akkad’ı çok sevdiğinizi biliyoruz. Nasıl bilirdiniz? Bize ne kattılar?
Cenab-ı Allah her ikisine de gani gani rahmet eylesin. Her ikisi de benim için, yaşadığım zamanın altını çizen bilgelerdir. Rahmetli Yücel Ağabey, bu çağda büyüdü, bu çağın imkanlarını kullandı, bu çağın oyuncularıyla, bu çağın sinema diliyle haşır neşir oldu ve tüm bunlarla bu çağın hikayelerini anlattı. Merhum Mustafa Akkad da, bu çağın Hollywood'unun orta yerinde sahneye çıktı, 1400 küsur yıl öncesinden bir hikaye anlattı, ama anlattığı hikayenin bu çağda da devam ettiğini hatırlattı. Filmlerine baktığımda her ikisi de aynı şeyi söylüyorlar bana, "Biz Müslüman'ız ve bu çağda yaşıyoruz. Hikayemizin başladığı an gibi, halen devam ettiğini de unutma." Elbette ki bu hakikat hayatımın başka yerlerinde de karşıma çıkmıştır, çıkacaktır; fakat, deminki soruya cevabımda dediğim gibi, Yücel Çakmaklı ve Mustafa Akkad bunu bana kameralarıyla anlattılar.
Bir de Ahmet Uluçay geldi geçti bu âlemden. “Yerli ve milli bir sinema”- dan söz etmek istesek şüphesiz anacağımız isimler arasında olurdu kendisi. Neden bu kadar sevildi Uluçay? Filmleri çok mu iyiydi?
Aynı soruya fazlaca cevap vermiş olacağım için kızma lütfen, yine bir önceki soruya dönüyorum. "Çek Bir Film"- de konuk ettiğimiz büyük sinemacılardan Mustafa Preşeva, Ahmet Uluçay ile olan anılarını anlatırken bir ayrıntıya değinmişti. Mustafa Preşeva, "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" filminin kurgusunu yapan isim. Kurguda birlikte çalışırlarken, arada bir "Sadıç ben bir namazımı kılıp geleyim" dermiş rahmetli. Ahmet Uluçay budur, üstüne bir de çok güzel filmler çekmiştir ve onunla tanışmamıza filmleri vesile olmuştur. Cenab-ıAllah, ona da gani gani rahmet eylesin.
Bizim filmimiz var mı? Türkiye’nin sinema yolculuğunu nasıl buluyorsunuz?
Türkiye'de son birkaç yıldır komedi filmlerinin hegemonyası var hem film yapmak isteyenlerin zihninde, hem de gişede. Taş gibi dram filmleri izlemek istiyorum, çok çok nadiren karşılaşıyorum. Dram türünü önemsiyorum, çünkü bu türde iyi filmlerin sayısı arttıkça komedide de, diğer türlerde de iyi filmlerin artacağını düşünüyorum. Yani bugün komedi filmlerinde genel itibarla gördüğümüz düşük kaliteyi buna bağlıyorum. Bir dilin şiiri ne kadar güçlüyse, romanı, hikayesi ve sair türdeki edebi ürünleri de o kadar güçlüdür. Sinemada da bu rolü bence dram türü oynuyor. Sinema yapmak isteyen herkesin, hem sektörel açıdan, hem de entelektüel anlamda mesafe kat edebilmesi için başlayacağımız yer burası bence. Önce işin ABC'sinin üstesinden gelelim, sonra bunu istersek ABÇ'ye ya da başka bir şeye çevirebilir, yahut ABC'yi süsleyerek güçlendirmeye devam edebiliriz. Öte yandan, adını şanını çok duyduğumuz kimi filmler de seyirciyle temas kuramıyor. Bu da en büyük ikinci sıkıntımız. Ben, Yavuz Turgul'un dediği gibi, hem sağlam filmler yapalım, hem bunları seyirciyle buluşturabilelim diyorum. Tüm türleriyle, tüm hedef kitlesi çeşitliliğiyle bir gün "Türkiye'nin sineması" diye bir şeyden söz edebilmemizin temel şartı bu bence.
Son yıllarda dünya çapında İran sineması da konuşulmaya başlandı Asgar Ferhadi filmleriyle. Siz nasıl buldunuz Le Passe ve ödül alan Cüda-yi Nadir ez Simin filmlerini?
Her iki film de, sinema adına yeni buluşlar içeren, çarpıcı işlerdi. Hikayeler bildiğimiz hikayeler. Sadece biz Doğulular açısından demiyorum. Dürüstlük, ihanet, sadakat gibi insani durumların saf hikayeleri. Şu an bu sayfada Asgar Ferhadi filmlerini konuşuyor olmamızın sebebi ise, dediğim gibi, Ferhadi'nin buluşları.
İran sineması demişken büyük usta Mecid Mecidi’yi konuşmadan geçmek olmaz. Mecidi’yi seviyor muyuz?
Çok.
Hint sineması?
Sektörel açıdan da, tür ve tarz açısından da Amerikan sinemasını sarstıkları için destekliyorum.
Ya animasyonlar?
Son yıllarda izlediğim en büyük filmlerden biri "Inside Out" (Ters Yüz) idi. Vaziyet budur.
Fatih Mutlu ile ‘patlamış mısır’ tadında muhabbet
Reviewed by Habersizim
on
10:34:00
Rating:

Hiç yorum yok: