1992-93 yıllarıydı. Eyüp Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde doktor olma hayalleriyle birinciliği elden bırakmamak için gecemi gündüzüme katarak ders çalışıyordum. Ne bilgisayar icat edilmişti (edilmişse de bizim mahalleye henüz uğramamıştı, hasbihal edememiştik, Demirelli, Ecevitli, Erbakanlı yıllardı, şimdi hepsi rahmetli oldu) ne de internet.
Okulumuz müdürü Osman Elevli, bir gün herkesi topladı bahçede, kızıl kıyamet kalabalık, “misafirlerimiz var” dedi, “çok”, çok değil “çooook çok önemli misafirler” altını çizerek, “Bosna-Hersek’ten”.
Bosna’da İHL var mıydı o demler bilmiyorum, aklımda kalan (hafızam yanıltmıyorsa beni tabii İHL öğrencileriydi gelenler. Bir müzik korosu oluşturmuşlar, ilahiler söylüyorlar, kızlı erkekli karışık bir gruptu bu, o vakit gördüğümde ilk tepkim kız ve erkek karışık imam hatip mi olur, ikinci tepkimse bu kızlar nasıl şarkı, ezgi, ilahi vs. söyler, kadın için ses haram değil miydi ya Hû olmuştu)
Sonra işin aslı belirmeye başladı, maksat başkaydı (çocuk aklı işte, dinledikçe muhatabını öğreniyor insan, iletişim kurdukça).
Saraybosna’da savaş vardı ve bu gençler ‘müzik’ diliyle ‘farkındalık’ uyandırarak, kendi ülkelerindeki ‘mezalimi’ anlatmak için, konuyu gündemde tutmak için gelmişlerdi.
“Bizi unutmayın, n’olur” demek için!
İşin Türkçesi, “Bizi, ‘Müslüman din kardeşlerinizi’, oralarda, o ateşin tam ortasında, bu kâfirlerin elinde mi bırakacaksınız, bırakabileceksiniz yani, bi başımıza, yalnız, kimsesiz ve çaresiz, size ihtiyacımız var!” demek için bu yöntemi keşfetmişlerdi.
‘Bize kıyıyorlar, namusumuza kıyıyorlar, hayatlarımıza kıyıyorlar, canlarımıza kıyıyorlar, masumlara kıyıyorlar, gencecik bedenlere kıyıyorlar, bebelere, dedelere, ninelere, çocuklara, annelere, kardaşlara, dayılara, teyzelere, halalara, amcalara, bu savaşın adı “insan kıyımıydı” ve “dünyanın gözü önünde” oluyordu.
Bir Allah’ın (CC) kulu da durdurmuyordu masumların gözlerindeki yaşları! Bugün Suriyeli mazlumlara dışarıdan, başka bir ülkeden sahip çıkan bir Erdoğanları yoktu, yalnızdılar, kimsesizlerdi, bi başlarınaydılar.
Karadzic, keskin nişancılarına sivil insanları hedef aldırtıyordu ve masumlar, için bir ‘yeter’ sesi çıkmıyordu, yükselen sesler de havada vuruluyordu.
Üzüldüm , içim ezildi, parçalandı, utandım. Memleketimin ‘çatısı’ altında, ‘sıcacık’ yatağımda, ‘güven’ içinde, beni koruyan askerlerim, polislerim sayesinde her gece ‘rahat’ bir uyku çekiyordum.
Yaşıtlarım can korkusu çekerken, ne eziyetlerle imtihan edilirken, benim tek endişem nasıl daha fazla ders çalışıp notlarımı şişirip üniversiteye kapak atacağımdı.
Bu okuma parçasının ana teması belliydi, tek cümlelik: “İmdat kardeşim, bana elini uzat ve bırakma!” Ateşe bir su Allah aşkına, Allah aşkına, diyorlardı. Duyduğum, kadınların, genç kızların, Sırp erkeklerin tecavüzüne uğradıklarıydı, kendilerini savunacak silahlara ihtiyaçları vardı, namuslarını korumak için...
Bir Boşnak kadına aynı anda 33 Sırp askerinin tecavüz ettiği haberleri kulaktan kulağa dolaşıyordu, bebeklerin kundakta kurşunlandığı, dedelerin süngü uçlarında can verdiği, çocukların daha büyüyemeden ruhlarını bu mahlukların yüzünden teslim ettikleri… ve daha neler nelerdi…
“Aliya” diye bir adam varmış, ondan bahsedilirdi, (televizyon artık ne kadarına lutfeder, kaç dakikalığına tenezzül eder yayımlarsa, haber değeri görürse editörler, onların verdiği kadar izler, bakardım) Aliya bir yiğit adam, Aliya bir cesur yürek, Aliya gözleri yaşlı, yüreği dertli, halkını kurtarmak için çırpınan, masumlar için koşturan, dünya ülkelerinin ne mal olduğunu bilen bir bilge, ailesi dağılmasın diye çabalayan bir baba gibi koşturuyordu oraya buraya, BM kapılarında, AB kapılarında, ABD kapılarında, kime sesini ulaştırabilirse, kimde bir ateş yakabilirse, kim, kim, kim, Allah’ım (CC), Aliya en sevdiğim adam ve kimse oralı olmuyor sudan bahanelerle erteliyorlardı onu! Halkı için ağlayan adam!
Bir ara televizyonda haber izlerken verdiler. Aliya, hem de BM araçlarının ortasında, askerlerin korumasında ilerlerken kortejde, suikaste uğramış.
“EYVAH!!!!” diye haykırdım:
“Aliya’ya kıydılar!”
Aliya’yı da vurdular, şimdi ağla Bosna, işte şimdi dedim, çocuk yüreğim kıyıldı, dondum kaldım. Çırpınan tek adamı da aldılar kopardılar insanlarından, Bosna’yı yüreğinin tam ortasından vurdular, ayırdılar. Küçük kalbimde sakladığım büyük adamdı Aliya.
Kimimiz vardı ki zaten Müslümanlar olarak şu dünya üzerinde, bir Aliya’mız, Batı Trakyalılar için mücadele veren bir Sadık Ahmet’imiz, KKTC’nin emekçisi Fazıl Küçük’ümüz, Türkiye’mizde bir de Erbakan’ımız.
Bosna için yardım zamanıydı. ‘İsrail, okul okul gezerek öğrencilerinden harçlıklarını toplayarak devletini kurmuş’ diye bir İsrailiyat dolaşırdı hep, gösteririm ben onlara dedim, cebime baktım, tüm harçlığım 3.5 liraydı, fotokopi paramdı benim, ders notlarım için annem “bu hafta başka vermem” demişti, idare et”, sürekli kâğıda kitaba ota böceğe veriyordu zaten. İdare et! Bir paraya baktım, bir kalbime, cevap belliydi, üzerinde asla düşünemezdim, düşünülmezdi ki, ben herkes gibi yapabilir miydim, Bosnalılar ağlarken bu paranın bir kısmı dondurmaya, gazoza eylenir miydi hiç?
Benim 3.5 liramla silah alınmazdı belki; ama o 3.5 lirayla ‘Ağlamayın, üzülmeyin, yalnız değilsiniz, burada sizi düşünen başkaları da var” mesajı göndermiş olacaktım. Ne bileyim bir nebze psikolojilerine iyi gelir, moral olurdu, belki o günlük ekmek de olurdu... düşüncesiyle “haydi git Bosnalı kardeşimin gözyaşlarına merhem ol” deyip bıraktım torbaya çocuk harçlığımı. Bosnalılar ağlamasınlar, ağlamasınlardı.
Ve şimdi “Karadzic” denilen “psikolog”dan devşirilme “insan bozuntusu”, kendisine verilen hapis cezasını ‘haksızlık’(!) olarak değerlendiriyormuş, kendisine “haksızlık yapıldığını” düşünüyormuş.
Şimdi aymazlıkla çıkmış, bir de utanmadan kararı beğenmiyormuşsun, seni hadsiz, seni edepsiz, seni çürük elma, senin yaşaman bile sana lükstür, vücudunun sol yanında taşıdığın şey belli ki çalışmıyor, bozulmuş, içi kara, kapkara, zifiri karanlık.
Seni ka’le almak bile adamdan değil insandan değil yaşayan bir varlık olarak kabul etmek bile fazlasıyla lüks. Acaba bizim okula gelen o öğrenci kardeşlerim şimdi yaşıyorlar mı; yoksa onları da mı öldürdün Karadzic? Adın ‘Kara’, için ‘kara’ senin. Bence 40 yıl değil, müebbet de değil, Srebrenitsa’nın müsebbibi sen ey Radovan Karadzic, biliyor musun, asılmalıydın sen!
Eğer “adalet” denen şey yaşıyor olsaydı, bence senin bedenin, Bosna’da yakınlarını kaybeden o insanlara teslim edilmeliydi ve onların elinde asılmalıydın sen!
O yüzden senin hakkındaki hükmü Aliya vermeliydi, son söz Bosna’nın olmalıydı, hüküm Bosnalıların olmalıydı, zulmettiğin her bir hayatın ve her bir yüreğin!
Okulumuz müdürü Osman Elevli, bir gün herkesi topladı bahçede, kızıl kıyamet kalabalık, “misafirlerimiz var” dedi, “çok”, çok değil “çooook çok önemli misafirler” altını çizerek, “Bosna-Hersek’ten”.
Bosna’da İHL var mıydı o demler bilmiyorum, aklımda kalan (hafızam yanıltmıyorsa beni tabii İHL öğrencileriydi gelenler. Bir müzik korosu oluşturmuşlar, ilahiler söylüyorlar, kızlı erkekli karışık bir gruptu bu, o vakit gördüğümde ilk tepkim kız ve erkek karışık imam hatip mi olur, ikinci tepkimse bu kızlar nasıl şarkı, ezgi, ilahi vs. söyler, kadın için ses haram değil miydi ya Hû olmuştu)
Sonra işin aslı belirmeye başladı, maksat başkaydı (çocuk aklı işte, dinledikçe muhatabını öğreniyor insan, iletişim kurdukça).
Saraybosna’da savaş vardı ve bu gençler ‘müzik’ diliyle ‘farkındalık’ uyandırarak, kendi ülkelerindeki ‘mezalimi’ anlatmak için, konuyu gündemde tutmak için gelmişlerdi.
“Bizi unutmayın, n’olur” demek için!
İşin Türkçesi, “Bizi, ‘Müslüman din kardeşlerinizi’, oralarda, o ateşin tam ortasında, bu kâfirlerin elinde mi bırakacaksınız, bırakabileceksiniz yani, bi başımıza, yalnız, kimsesiz ve çaresiz, size ihtiyacımız var!” demek için bu yöntemi keşfetmişlerdi.
‘Bize kıyıyorlar, namusumuza kıyıyorlar, hayatlarımıza kıyıyorlar, canlarımıza kıyıyorlar, masumlara kıyıyorlar, gencecik bedenlere kıyıyorlar, bebelere, dedelere, ninelere, çocuklara, annelere, kardaşlara, dayılara, teyzelere, halalara, amcalara, bu savaşın adı “insan kıyımıydı” ve “dünyanın gözü önünde” oluyordu.
Bir Allah’ın (CC) kulu da durdurmuyordu masumların gözlerindeki yaşları! Bugün Suriyeli mazlumlara dışarıdan, başka bir ülkeden sahip çıkan bir Erdoğanları yoktu, yalnızdılar, kimsesizlerdi, bi başlarınaydılar.
Karadzic, keskin nişancılarına sivil insanları hedef aldırtıyordu ve masumlar, için bir ‘yeter’ sesi çıkmıyordu, yükselen sesler de havada vuruluyordu.
Üzüldüm , içim ezildi, parçalandı, utandım. Memleketimin ‘çatısı’ altında, ‘sıcacık’ yatağımda, ‘güven’ içinde, beni koruyan askerlerim, polislerim sayesinde her gece ‘rahat’ bir uyku çekiyordum.
Yaşıtlarım can korkusu çekerken, ne eziyetlerle imtihan edilirken, benim tek endişem nasıl daha fazla ders çalışıp notlarımı şişirip üniversiteye kapak atacağımdı.
Bu okuma parçasının ana teması belliydi, tek cümlelik: “İmdat kardeşim, bana elini uzat ve bırakma!” Ateşe bir su Allah aşkına, Allah aşkına, diyorlardı. Duyduğum, kadınların, genç kızların, Sırp erkeklerin tecavüzüne uğradıklarıydı, kendilerini savunacak silahlara ihtiyaçları vardı, namuslarını korumak için...
Bir Boşnak kadına aynı anda 33 Sırp askerinin tecavüz ettiği haberleri kulaktan kulağa dolaşıyordu, bebeklerin kundakta kurşunlandığı, dedelerin süngü uçlarında can verdiği, çocukların daha büyüyemeden ruhlarını bu mahlukların yüzünden teslim ettikleri… ve daha neler nelerdi…
“Aliya” diye bir adam varmış, ondan bahsedilirdi, (televizyon artık ne kadarına lutfeder, kaç dakikalığına tenezzül eder yayımlarsa, haber değeri görürse editörler, onların verdiği kadar izler, bakardım) Aliya bir yiğit adam, Aliya bir cesur yürek, Aliya gözleri yaşlı, yüreği dertli, halkını kurtarmak için çırpınan, masumlar için koşturan, dünya ülkelerinin ne mal olduğunu bilen bir bilge, ailesi dağılmasın diye çabalayan bir baba gibi koşturuyordu oraya buraya, BM kapılarında, AB kapılarında, ABD kapılarında, kime sesini ulaştırabilirse, kimde bir ateş yakabilirse, kim, kim, kim, Allah’ım (CC), Aliya en sevdiğim adam ve kimse oralı olmuyor sudan bahanelerle erteliyorlardı onu! Halkı için ağlayan adam!
Bir ara televizyonda haber izlerken verdiler. Aliya, hem de BM araçlarının ortasında, askerlerin korumasında ilerlerken kortejde, suikaste uğramış.
“EYVAH!!!!” diye haykırdım:
“Aliya’ya kıydılar!”
Aliya’yı da vurdular, şimdi ağla Bosna, işte şimdi dedim, çocuk yüreğim kıyıldı, dondum kaldım. Çırpınan tek adamı da aldılar kopardılar insanlarından, Bosna’yı yüreğinin tam ortasından vurdular, ayırdılar. Küçük kalbimde sakladığım büyük adamdı Aliya.
Kimimiz vardı ki zaten Müslümanlar olarak şu dünya üzerinde, bir Aliya’mız, Batı Trakyalılar için mücadele veren bir Sadık Ahmet’imiz, KKTC’nin emekçisi Fazıl Küçük’ümüz, Türkiye’mizde bir de Erbakan’ımız.
Bosna için yardım zamanıydı. ‘İsrail, okul okul gezerek öğrencilerinden harçlıklarını toplayarak devletini kurmuş’ diye bir İsrailiyat dolaşırdı hep, gösteririm ben onlara dedim, cebime baktım, tüm harçlığım 3.5 liraydı, fotokopi paramdı benim, ders notlarım için annem “bu hafta başka vermem” demişti, idare et”, sürekli kâğıda kitaba ota böceğe veriyordu zaten. İdare et! Bir paraya baktım, bir kalbime, cevap belliydi, üzerinde asla düşünemezdim, düşünülmezdi ki, ben herkes gibi yapabilir miydim, Bosnalılar ağlarken bu paranın bir kısmı dondurmaya, gazoza eylenir miydi hiç?
Benim 3.5 liramla silah alınmazdı belki; ama o 3.5 lirayla ‘Ağlamayın, üzülmeyin, yalnız değilsiniz, burada sizi düşünen başkaları da var” mesajı göndermiş olacaktım. Ne bileyim bir nebze psikolojilerine iyi gelir, moral olurdu, belki o günlük ekmek de olurdu... düşüncesiyle “haydi git Bosnalı kardeşimin gözyaşlarına merhem ol” deyip bıraktım torbaya çocuk harçlığımı. Bosnalılar ağlamasınlar, ağlamasınlardı.
Ve şimdi “Karadzic” denilen “psikolog”dan devşirilme “insan bozuntusu”, kendisine verilen hapis cezasını ‘haksızlık’(!) olarak değerlendiriyormuş, kendisine “haksızlık yapıldığını” düşünüyormuş.
Şimdi aymazlıkla çıkmış, bir de utanmadan kararı beğenmiyormuşsun, seni hadsiz, seni edepsiz, seni çürük elma, senin yaşaman bile sana lükstür, vücudunun sol yanında taşıdığın şey belli ki çalışmıyor, bozulmuş, içi kara, kapkara, zifiri karanlık.
Seni ka’le almak bile adamdan değil insandan değil yaşayan bir varlık olarak kabul etmek bile fazlasıyla lüks. Acaba bizim okula gelen o öğrenci kardeşlerim şimdi yaşıyorlar mı; yoksa onları da mı öldürdün Karadzic? Adın ‘Kara’, için ‘kara’ senin. Bence 40 yıl değil, müebbet de değil, Srebrenitsa’nın müsebbibi sen ey Radovan Karadzic, biliyor musun, asılmalıydın sen!
Eğer “adalet” denen şey yaşıyor olsaydı, bence senin bedenin, Bosna’da yakınlarını kaybeden o insanlara teslim edilmeliydi ve onların elinde asılmalıydın sen!
O yüzden senin hakkındaki hükmü Aliya vermeliydi, son söz Bosna’nın olmalıydı, hüküm Bosnalıların olmalıydı, zulmettiğin her bir hayatın ve her bir yüreğin!
Bosna kasabı, 40 yılı “haksız” bulmuş
Reviewed by Habersizim
on
13:31:00
Rating:
Reviewed by Habersizim
on
13:31:00
Rating:


Hiç yorum yok: