İstanbul Üniversitesi’nin o meşhur kapısı var ya, Beyazıt Meydanı’na bakan. Hah. İşte o kapı benim okula girdiğim kapıydı. 28 Şubat dönemi. Bizim bi arkadaş okul kapısında ‘peruk’ satarak köşeyi döndü o dönem. Kemal Alemdaroğlu diye rabbiyesirsiz bir rektörümüz vardı. Kapısının önüne gidip:
“Olur mu böyle rektör! Devran da bir gün döner! Döner be rektör döner!” diye slogan atıyorduk.
Bizim okul -iktisat- hukuk fakültesiyle, siyasal’ın ortasındaydı. Hukuk ve siyasalın tüm erkek talebeleri bizim alt kat kantine gelir, gevşek tostlarını bizim orada yerlerdi. Gevşek tost şu demek. Tost makinesine ‘kaşarsız tost’ demekten zorlanmayacağınız ‘sandviç ekmekleri’ni dizersin.
Müşteri gelince üst kapağı kapatıp hayvani bir baskı oluşturursun. Ekmek ekmeklikten kaşar kaşarlıktan çıkar.
Hatta tostu elince alınca tost mahcubiyetinden boynunu büker, dik duramaz.
Gevşek tost odur. Bilen bilir.
Neyse. Ben de asosyal bir Adam Smith düşmanı olarak İktisat kantinlerine isyan edip Hukuk Fakültesinin alt katındaki kantine giderdim boş kalınca. Hep polisler olurdu. Polislere çay ısmarlardık.
Sonra birden bir bağırış çağırış olur yukarı fırlardık hem polisler hem ben. Polis muhbiri gibi 3 polis ve ben merdivenden çıkınca kendime yabancılaşır, polisleri anında satar ve onları tanımıyormuş havalarına girerdim. Hukuk ve Siyasal’ın talebeleri her zaman bizim okulda kavga ederlerdi. Bizdeki ne kadar cam çerçeve varsa indirirler sonra fakültelerine dönerlerdi. Kavga sırasında iktisatın neredeyse tamamı apolitik öğrencileri, kızların korku çığlıkları arasında alt kantine kaçarlar, kavgaya zerre kadar katılmazlardı. Gevşek tost yemek için en iyi vakit kavga vaktiydi. Çünkü sıra olmazdı kasada.
Ülkücüler siyasaldan gözlerine kestirdikleri talebeleri döverler, solcular da yalnız kıstırdıkları hukuk talebesinin ağzını burnunu kırarlardı. Olay buydu. Kavga dövüş sadece tek bir zaman istisnasız bıçak gibi kesilirdi. O da öğle yemeği sırasında. Öğle yemeğinde kavgaya rastlamadım desem yeridir. İşin ilginç tarafı zaman zaman ben de Keynes düşmanı biri olarak nümayişe katılırdım. Başörtüsüne özgürlük temalı bir nümayişi kaçırmışlığım yoktur. Az önce çay ısmarladığım polisler, kaskı takınca makineye dönüşürler, birkaç dakika önce “kirayı nasıl ödeyecem abi ben ya” diye yakınan sanki o değilmiş gibi kafamızın ortasına jop sallarlardı. Emir kuluydular. Ne yapsındılar.
Biletlerin numaralarıyla oynayarak ‘ödül çıkmış piyango bileti’ymiş gibi Beyazıt meydanındaki safları kandırıp onlara biletleri satarak geçimini sağlayan bi arkadaşım vardı. Annesi Yozgatlı babası İzmirli olduğu için midir nedir apolitiklik abidesiydi. Onun İkram çay bahçesinde ülkücü, konak kafede solcu tribine girmesini ibretle izlerdim.
Şimdiki ‘ipad’ bebeleri pek bilmez ama o zamanlar 3-5-8 diye bir oyun vardı. Bize 3-5-8’i 28 Şubat öğretti. Dersleri boykot çağrısı yapılır, hukuk ve siyasalcılar mütemadiyen dersleri boykot ederler gelip bizim koridorda pankart açarlardı. Tüm iktisat öğrencileri o pankartların arasından sıyrılıp hiçbir şey yokmuş gibi derse girer, boykotun b’sine bile katılmazlardı. Ben katılırdım. Dersi boykot eder, koridorlardaki kalabalıklara da karışmaz, yanıma iki kurban daha bulup Konak Kafe’de 3-5-8 oynardım. O zamanlar Beyazıt Meydanı’nın Vezneciler tarafında kitapçılar olurdu ve ısrarla o kitapçıların hiçbirinden kitap almaz kitabı Cağaloğlu’nda Diyanet’in kitapçısından alırdım.
2 çekyat ve dışarıyı arayamayan ama dışarıdan aranabilen bir telefonu olan öğrenci evim şehrin çok uzağındaydı. Geç vakitlere kadar Beyazıt’ta İkram Cafe’de, İlesam’da muhabbete çerez olur sonra son metroyla eve giderdim. Ağzını burnunu kırdığım 28 Şubat döneminde böyle bohem olmasaydım, şimdi daha sağlıklı bir insan olur, İktisat bitirmiş her arkadaşım gibi kravat takar devlet dairelerinde üst düzey bişey olurdum. Olamadım. Müstakil’de muhalif oldum. Pazarlık şansım yok.
“Olur mu böyle rektör! Devran da bir gün döner! Döner be rektör döner!” diye slogan atıyorduk.
Bizim okul -iktisat- hukuk fakültesiyle, siyasal’ın ortasındaydı. Hukuk ve siyasalın tüm erkek talebeleri bizim alt kat kantine gelir, gevşek tostlarını bizim orada yerlerdi. Gevşek tost şu demek. Tost makinesine ‘kaşarsız tost’ demekten zorlanmayacağınız ‘sandviç ekmekleri’ni dizersin.
Müşteri gelince üst kapağı kapatıp hayvani bir baskı oluşturursun. Ekmek ekmeklikten kaşar kaşarlıktan çıkar.
Hatta tostu elince alınca tost mahcubiyetinden boynunu büker, dik duramaz.
Gevşek tost odur. Bilen bilir.
Neyse. Ben de asosyal bir Adam Smith düşmanı olarak İktisat kantinlerine isyan edip Hukuk Fakültesinin alt katındaki kantine giderdim boş kalınca. Hep polisler olurdu. Polislere çay ısmarlardık.
Sonra birden bir bağırış çağırış olur yukarı fırlardık hem polisler hem ben. Polis muhbiri gibi 3 polis ve ben merdivenden çıkınca kendime yabancılaşır, polisleri anında satar ve onları tanımıyormuş havalarına girerdim. Hukuk ve Siyasal’ın talebeleri her zaman bizim okulda kavga ederlerdi. Bizdeki ne kadar cam çerçeve varsa indirirler sonra fakültelerine dönerlerdi. Kavga sırasında iktisatın neredeyse tamamı apolitik öğrencileri, kızların korku çığlıkları arasında alt kantine kaçarlar, kavgaya zerre kadar katılmazlardı. Gevşek tost yemek için en iyi vakit kavga vaktiydi. Çünkü sıra olmazdı kasada.
Ülkücüler siyasaldan gözlerine kestirdikleri talebeleri döverler, solcular da yalnız kıstırdıkları hukuk talebesinin ağzını burnunu kırarlardı. Olay buydu. Kavga dövüş sadece tek bir zaman istisnasız bıçak gibi kesilirdi. O da öğle yemeği sırasında. Öğle yemeğinde kavgaya rastlamadım desem yeridir. İşin ilginç tarafı zaman zaman ben de Keynes düşmanı biri olarak nümayişe katılırdım. Başörtüsüne özgürlük temalı bir nümayişi kaçırmışlığım yoktur. Az önce çay ısmarladığım polisler, kaskı takınca makineye dönüşürler, birkaç dakika önce “kirayı nasıl ödeyecem abi ben ya” diye yakınan sanki o değilmiş gibi kafamızın ortasına jop sallarlardı. Emir kuluydular. Ne yapsındılar.
Biletlerin numaralarıyla oynayarak ‘ödül çıkmış piyango bileti’ymiş gibi Beyazıt meydanındaki safları kandırıp onlara biletleri satarak geçimini sağlayan bi arkadaşım vardı. Annesi Yozgatlı babası İzmirli olduğu için midir nedir apolitiklik abidesiydi. Onun İkram çay bahçesinde ülkücü, konak kafede solcu tribine girmesini ibretle izlerdim.
Şimdiki ‘ipad’ bebeleri pek bilmez ama o zamanlar 3-5-8 diye bir oyun vardı. Bize 3-5-8’i 28 Şubat öğretti. Dersleri boykot çağrısı yapılır, hukuk ve siyasalcılar mütemadiyen dersleri boykot ederler gelip bizim koridorda pankart açarlardı. Tüm iktisat öğrencileri o pankartların arasından sıyrılıp hiçbir şey yokmuş gibi derse girer, boykotun b’sine bile katılmazlardı. Ben katılırdım. Dersi boykot eder, koridorlardaki kalabalıklara da karışmaz, yanıma iki kurban daha bulup Konak Kafe’de 3-5-8 oynardım. O zamanlar Beyazıt Meydanı’nın Vezneciler tarafında kitapçılar olurdu ve ısrarla o kitapçıların hiçbirinden kitap almaz kitabı Cağaloğlu’nda Diyanet’in kitapçısından alırdım.
2 çekyat ve dışarıyı arayamayan ama dışarıdan aranabilen bir telefonu olan öğrenci evim şehrin çok uzağındaydı. Geç vakitlere kadar Beyazıt’ta İkram Cafe’de, İlesam’da muhabbete çerez olur sonra son metroyla eve giderdim. Ağzını burnunu kırdığım 28 Şubat döneminde böyle bohem olmasaydım, şimdi daha sağlıklı bir insan olur, İktisat bitirmiş her arkadaşım gibi kravat takar devlet dairelerinde üst düzey bişey olurdum. Olamadım. Müstakil’de muhalif oldum. Pazarlık şansım yok.
28 Şubat’ın bohem iktisatçısı
Reviewed by Habersizim
on
09:26:00
Rating:

Hiç yorum yok: