Şapka Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 25 Kasım 1925 tarihinden bir buçuk sene evvel yayımladığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı kitabı bahane edilerek Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce yargılanıp idam cezasına çarptırılan İskilipli Mehmed Âtıf Hoca’nın akıbetini; mezkur kitaptan 5 adet sattığı suçlamasıyla aynı mahkemede yargılanıp her nasılsa beraat eden yakın dostu Tâhir'ül Mevlevî merhum “Matbuat âlemindeki Hayatım ve İstiklâl Mahkemesi Hatıraları” adını verdiği hatıratta şöyle anlatıyor:
“O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Fakat uyanık olduğum hâlde adetâ rüya görüyordum. Evden kaldırılışım, polis mevkiine götürülüşüm, orada günlerce kalışım, polis müdüriyetine mükerreren celb ve iade edilişim. Müdüriyet nezarethanesinde alıkonulduktan sonra Ankara’ya yollanışım, hapishanedeki hayatım, İstiklâl Mahkemesi’nin merdiven altındaki ızdırablarım facialı bir sinema gibi gözümün önünden geçiyordu. Şu, elim tahayyülâtın verdiği sıkıntı ile yerimden fırlıyor, mütehayyirane ve mütecessisane etrafıma bakınıyor, kendimi –ve lev ki bulunduğum yer gibi- bir yatakta ve serbest görüyor, şu azadeyi ihsan etmiş olan Rabbime şükr ediyordum.
Hatta bu mükerrer fırlamalardan birinde ziyadece sıçramış olacağım ki başımı –tabiri mazur görülsüntavana çarpmış idim. Şükr ve hamd ile neticelenen bu tahayyülâtın diğer bir faslı da başlıyordu ki o da beraber gelip mahkûm olanların şu andaki yeis ve melali düşüncesi idi. Kiminin hapsine, kiminin nefyine hükmedilmiş olan o zavallılar, şüphe yoktu ki bu geceyi ümitsizlik içinde ve kemal-i ızdırabla geçiriyorlar, İstanbul’da avdetlerini bekleyen çoluk ve çocuklarını düşünüyorlar, belki de başlarına çektikleri yorgan ın altında hazin hazin ağlıyorlardı.
Hele Ali Rıza ile Âtıf Efendiler son dakikalarını geçirmekte bulunmuş, belki de haklarındaki hüküm infaz olunmuştu. Evvelkinden elim olan bu hatırada İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn demekle hatime çekmeye uğraşıyordum. Nihayet ortalık aydınlandı. Kalktım ve abdest aldım. Sabah namazını cemaatle kılmak hatırıma geldiyse de o civarda cami olup olmadığını bilmiyordum. Binaenaleyh yine yatağın üstünde ve oturduğum yerde kıldım. Uykusuzluğun humarını okkalı bir kahve ile gidermek için odadan dışarıya çıktım. Vakıa hanın içinde kahvehaneye benzer bir şey vardı. Lâkin kahvecisi henüz uyanmamış yahut uyanmışsa da mangalını uyandırmamıştı. “Sokağa çıkayım, belki içecek sıcak bir şey bulurum” dedim. Yukarı tarafa, yani Karaoğlan Çarşısı’na değil, aşağı cihete, yani eski Meclis binasına doğru birkaç adım attım. Birdenbire gözüme ilişen bir manzara beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydan ın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan bu cesetlerden birinin Âtıf Efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hâlâ görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o vazı refii ile merhum, hayattaki hâlinden yüksek görünüyordu.
Bilâihtiyar gözlerimden yaş akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı olan: Ulüvvün fi’l-hayâti ve fi’l-memat (Sen hayatta da ölümünde de yücesin) Le-hakkun ente ikdü’l mu’cizât (Sen gerçekten tam bir mucizesin) beyti döküldü.
Hemen geri döndüm. Karaoğlan Çarşısı’na doğru yürüdüm. Gazetede Hakimiyet-i Milliye’nin 4 Şubat 1926 tarih ve 1649 numaralı nüshasını alıp göz gezdirdim. İstiklâl Mahkemesi’nin bir gün evvelki kararı, ilk sahifesinde şu suretle bildiriliyordu:
İstiklâl Mahkemesi dün çok kalabalık samiinin yürekten kopan alkışları arasında mürteciler hakkındaki kararını tefhim etti. İSKİLİPLİ ATIF HOCA VE MÜFTÎ-İ SÂBIK ALİ RIZA İDAM EDİLDİ”
***
4 Şubat 1926’da henüz 51 yaşındayken idam edilen, naşı yıkanmadan ve cenaze namazı kılınmadan Mamak Mezarlığı’nın “kimsesizler” kısmına defnedilen İskilipli Atıf Hoca’yı rahmetle anıyoruz.
“O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Fakat uyanık olduğum hâlde adetâ rüya görüyordum. Evden kaldırılışım, polis mevkiine götürülüşüm, orada günlerce kalışım, polis müdüriyetine mükerreren celb ve iade edilişim. Müdüriyet nezarethanesinde alıkonulduktan sonra Ankara’ya yollanışım, hapishanedeki hayatım, İstiklâl Mahkemesi’nin merdiven altındaki ızdırablarım facialı bir sinema gibi gözümün önünden geçiyordu. Şu, elim tahayyülâtın verdiği sıkıntı ile yerimden fırlıyor, mütehayyirane ve mütecessisane etrafıma bakınıyor, kendimi –ve lev ki bulunduğum yer gibi- bir yatakta ve serbest görüyor, şu azadeyi ihsan etmiş olan Rabbime şükr ediyordum.
Hatta bu mükerrer fırlamalardan birinde ziyadece sıçramış olacağım ki başımı –tabiri mazur görülsüntavana çarpmış idim. Şükr ve hamd ile neticelenen bu tahayyülâtın diğer bir faslı da başlıyordu ki o da beraber gelip mahkûm olanların şu andaki yeis ve melali düşüncesi idi. Kiminin hapsine, kiminin nefyine hükmedilmiş olan o zavallılar, şüphe yoktu ki bu geceyi ümitsizlik içinde ve kemal-i ızdırabla geçiriyorlar, İstanbul’da avdetlerini bekleyen çoluk ve çocuklarını düşünüyorlar, belki de başlarına çektikleri yorgan ın altında hazin hazin ağlıyorlardı.
Hele Ali Rıza ile Âtıf Efendiler son dakikalarını geçirmekte bulunmuş, belki de haklarındaki hüküm infaz olunmuştu. Evvelkinden elim olan bu hatırada İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn demekle hatime çekmeye uğraşıyordum. Nihayet ortalık aydınlandı. Kalktım ve abdest aldım. Sabah namazını cemaatle kılmak hatırıma geldiyse de o civarda cami olup olmadığını bilmiyordum. Binaenaleyh yine yatağın üstünde ve oturduğum yerde kıldım. Uykusuzluğun humarını okkalı bir kahve ile gidermek için odadan dışarıya çıktım. Vakıa hanın içinde kahvehaneye benzer bir şey vardı. Lâkin kahvecisi henüz uyanmamış yahut uyanmışsa da mangalını uyandırmamıştı. “Sokağa çıkayım, belki içecek sıcak bir şey bulurum” dedim. Yukarı tarafa, yani Karaoğlan Çarşısı’na değil, aşağı cihete, yani eski Meclis binasına doğru birkaç adım attım. Birdenbire gözüme ilişen bir manzara beni olduğum yere mıhladı. Evet, eski Meclis önündeki meydan ın ortasına iki tane sehpa dikilmiş, onların arasına da beyazlar giydirilmiş iki vücut çekilmişti. Yüzleri diğer tarafa müteveccih olan bu cesetlerden birinin Âtıf Efendi olduğu, boyunun uzunluğundan ve hâlâ görünen metin vaziyetinden anlaşılıyor, o vazı refii ile merhum, hayattaki hâlinden yüksek görünüyordu.
Bilâihtiyar gözlerimden yaş akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı olan: Ulüvvün fi’l-hayâti ve fi’l-memat (Sen hayatta da ölümünde de yücesin) Le-hakkun ente ikdü’l mu’cizât (Sen gerçekten tam bir mucizesin) beyti döküldü.
Hemen geri döndüm. Karaoğlan Çarşısı’na doğru yürüdüm. Gazetede Hakimiyet-i Milliye’nin 4 Şubat 1926 tarih ve 1649 numaralı nüshasını alıp göz gezdirdim. İstiklâl Mahkemesi’nin bir gün evvelki kararı, ilk sahifesinde şu suretle bildiriliyordu:
İstiklâl Mahkemesi dün çok kalabalık samiinin yürekten kopan alkışları arasında mürteciler hakkındaki kararını tefhim etti. İSKİLİPLİ ATIF HOCA VE MÜFTÎ-İ SÂBIK ALİ RIZA İDAM EDİLDİ”
***
4 Şubat 1926’da henüz 51 yaşındayken idam edilen, naşı yıkanmadan ve cenaze namazı kılınmadan Mamak Mezarlığı’nın “kimsesizler” kısmına defnedilen İskilipli Atıf Hoca’yı rahmetle anıyoruz.
“Yürekten kopan alkışlar arasında” idam!
Reviewed by Habersizim
on
10:19:00
Rating:

Hiç yorum yok: