Tablo gibi bir mimariden tablolarla dolu mimariye

Bu başlık, Cuma günleri yayınlanan “Paha Biçilemez İstanbul” adlı programı izlerken döküldü dilimden.

Programı sunan Saffet Emre Tonguç, Arnavutköy ile Bebek arasında bir yalıyı geziyordu. Yalının mukimleri belli ki çok zengindi. Sadece zengin değil aynı zamanda zevk sahibiydiler. Çünkü ev bir sanat galerisi gibiydi. Girişte sizi selamlayan tablolardan, peyzaj düzenlemesi yapılmış bahçedeki heykellere ince bir zevk hâkimdi eve. Binbir sanat nesnesiyle güzelleştirilmeye çalışılmıştı ev. Başarılmıştı da. Ama bir sorun vardı. Ya da birkaç sorun. Birincisi, eve hâkim olan sanat anlayışı tamamen Batılıydı (ya da Batıcı). Yerli sanatçıların eserleri bile pek yerli durmuyordu. Boğaz’ın kenarında bir ev yerine ‘Sen’ Nehri’nin kenarında bir evi geziyordunuz sanki. İkincisi, evin kendisiydi. 1953 yapımı modern bir binayla karşı karşıyaydınız. Gökdelen mimarisiyle karşılaştırıldığında epey güzel olan bu ev, az ilerisindeki “Emine Valide Paşa Yalı’sıyla kıyaslandığında pek sönük kalıyordu. Emine Valide Paşa Yalısı sonradan müdahaleyle tezyin edilmeye gerek bırakmayacak kadar güzeldi. Yalının kendisi bir tabloyu andırıyordu. Hatta bir tablodan çıkmış gibi duruyordu. Diğer yalı ise tezyine muhtaçtı. Bundan olsa gerek her yanı sanat nesneleriyle kaplıydı. Adeta sanatla sarılmıştı. Evin duvarlarındaki boşluklar, boşluk korkusunu örtme sancısıyla kaplanmış gibiydi. Evin sakinleri her noktayı güzellikle doldurmak için uğraşmışlardı. Bu noktada tablolar başrolü oynuyorlardı. Burhan Doğançay’dan Abidin Dino’ya; hatta Fikret Mualla’ya kadar duvarlar tablolarla süslüydü. Beni, yukarıdaki başlığa götüren de bu oldu. Çünkü aklıma, geleneksel Türk mimarisiyle yapılan evler ve onl ara ruhunu veren anlayış geldi. Onlara ruhunu veren İslam’ın, güzelliğe bakışı ve güzelliği hayata katışı geldi.

İslam dini her şeyden evvel güzelliği emreder. Bir işin güzel yapılmasını emreder. Ve güzel yapmıştır Müslümanlar işlerini. Güzel yapmıştır Müslümanlar evlerini. Bu anlayışın ürünüdür gördüğümüzde ağzımızı açık bırakan köşkler, konaklar. Haşmeti ve güzelliği karşısında dehşete düştüğümüz yalılar. İçleri gelin gibi süslenmiş mabedler. Rengârenk konutlar. Ve sımsıcak evler. Sanat/mimari üç sac ayağına dayanır İslam’da. Bu üçünden biri yoksa eksiktir o sanat/mimari. Bunlar: işlevsellik, güzellik ve değerdir. Bu ilkelere göre yapılmıştır evler, mabedler. Ve bu özellik bir tabloya dönüştürür yapıları. Tablo gibi bir mimariye kapı aralar.

Ne demek tablo gibi bir mimari, bugünkü tablolarla dolu mimariye nazire?

Bundan kasıt evin kendisinin mücevher olmasıdır. Güzelliğin müdahalesini gerektirmeyecek kadar güzel olmasıdır. Buna örnek, Boğaz’daki en eski konut kabul edilen, Amcazade Hüseyin Paşa Yalı’sını verebiliriz. Yaşı 300’den fazla olan bu yalı, dışının sadeliğine tezat, içinin gelin gibi süslü olmasıyla meşhurdur. Sadeliğine rağmen görenleri kendisinden geçirmesiyle de. O kadar ki, 3. Selim’in yalının güzelliğine hayran hayran baktığı rivayet edilir. Bugüne orijinal haliyle gelmeyi başaramasa da yalının içi hakkında gravürlerden bilgi edinmek mümkün.

Bu gravürlere göre, tabandan tavana ahşap işçiliği ve kalem işinin müstesna örnekleriyle dolu, 41 farklı motifin desen olarak kullanıldığı Divan Odası, güzelliğin taçlandığı yerdir yalıda. Yüksek tavana karşın, pencerelerin çok alçak olduğu bu oda da mimar/usta, ışığın, tabloyu andıran duvarlardaki yansımasıyla oluşturacağı renk oyunlarını hesap etmiş ve günün farklı zamanlar ında farklı atmosferler oluşturmak istemiştir. Odanın ortasındaki fıskiyenin oluşturduğu görüntü ve çıkardığı su sesi ise, tabiattaki dinginliğin ev ortamına getirilerek, tabiatla bütünleşmeyi temsil etmiştir.

Batılılaşmanın başlamadığı zamanlara ait ve geleneksel formların hâkim olduğu bu yalı, başlı başına bir sanat eseridir. Ahşap malzemeden, eli böğründelere, Osmanlı kırmızısından kubbeli çatıya, kalem işi motiflerden pencere ölçülerine kadar bir medeniyeti temsil eder, Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı. O kadar güzeldir ki, Picasso’nun bir tablosuyla onu daha güzel kılamazsınız. Ya da Rodin’in bir heykeliyle onu daha estetik yapamazsınız. Çünkü güzellik, hem de abidevi güzellik, yapının ve imar anlayışının kendisinde vardır. Çevresiyle beraber, bütün halinde dünyayı güzelleştirme misyonunun konuta yansımasıdır burada olan. Yani dekorasyon diye bir dert yoktur.

Peyzaj diye de. Çünkü çevreyle bir bütündür geleneksel anlayış. Arazi yapısından ikimlendirmeye kadar her şey oraya göre planlanır. Kim yaşayacaksa ona göre planlanır.

Turgut Cansever’e göre modern mimarinin (tabloların mimarisi) en çok ıskaladığı mevzu çevre düzenlemesidir. Hem çevreyi biçimlendiren hem de çevrenin biçimlendirdiği bir mimari anlayışın olmamasıdır. Bundan dolayıdır ki, toprakla haşır neşir ve gökyüzüyle barışık olmayan kutulara hapsedilmiştir modern insan. Yani bir çevresi yoktur kendisiyle bütünleşeceği. Metazorilerden kurulu bir dünya vardır çevresinde. Çevre diye bildiği, sokakları ortadan kalkmışşehirlerdir. Ormanların baltalarla doğrandığı yerlerdir. Sükuneti olmayan sakinlerle dolu apartmanlardır.

Ve bir sıkışmışlık psikozuyla hapishanesini gül bahçesine çevirmeye çalışır modern insan. Nereye baksa güzelliği göremediği için tablolara başvurur bunun için. Heykellere ve biblolara. Çünkü ihtiyacı vardır güzelliğe. Altında barındığı çatı, oluşu itibariyle sağlamamaktadır bunu. İş başa düşmüştür ve bir pencere açar insan hapishanesinde. Özgürlüğe ve özgünlüğe dair bir pencere.

Göremediği yeşili, tablolarla sokar evine. Düş gücünü uyandıracak eserlerle donatır evini. Çünkü bakamamaktadır göğe. Yıldızlarla akrabalığı kesilmiştir. Ayın döngülerinde dönemez artık. Çünkü göremez ayı. Bir ev değil, duvarlar örülmüş bir boşluktur orası. Ve mahkumdur insan dört duvara. Güzellikten yoksun duvarlara.

Bugün başımıza gelen budur. Alışma yeteneği sınırsız varlık insanın kanıksadığı çirkinlik bu. Şikâyet etmeyi unutacak kadar kendimizi kaptırdığımız gerçek bu. Güzelim el dokuması kilimleri makina halılarıyla değişmeye bizi sevk eden gerçek bu. Harabeye dönmüş ahşap evlerin yıkılmasını dört gözle bekleyip, yerine apartman hayalleri kuran bahtsızları doğuran gerçek bu. Tablo gibi bir mimariden, tablolarla dolu bir mimariye bizi düşüren gerçek bu. Bu gerçekten kurtulmalıyız. Bu gerçekten kurtulmalıyız. Bu gerçekten kurtulmalıyız…
Tablo gibi bir mimariden tablolarla dolu mimariye Tablo gibi bir mimariden tablolarla dolu mimariye Reviewed by Habersizim on 11:30:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: