Saraybosna'dan İstanbul'a, vatan ıma, döneli takriben 2.5 oldu. Nasip oldu lise 2. sınıfın yaz tatilinde mavi-yeşil memleketimiz Bosna-Hersek’e gittim. Dödndüğümden beri her yerde Bosna'dan, Boşnaklardan, Aliya İzzetbegoviç’ten bahsediyorum. Henüz hayat yolunda çok uzun mesafeler kat edemedim. Çok yer gezmedim; ama gezdiğim 5- 6 ülke arasında cennete en çok benzeyen Bosna Hersek idi. Bosna bana Allah'ı hatırlatıyor ve diğer güzel olan her şeyi.
Bosna bana durduğum yeri hatırlatıyor, durduğum yerin önemini ve büyüklüğünü hatırlatıyor. Bu hissiyatı Suud'ta yaşamamıştım mesela. Bazı güzel anılarımı anlatmak, belki sizlere bir nebze de olsa Bosna'nın bizlere tam olarak nasıl baktığını anlatabilir diye düşünüyorum.
3 hafta boyunca Saraybosna'nın Ilıca ilçesinde başbakanımızın girişimleriyle açılmış Uluslararası Saraybosna Üniversitesi'nin (IUS) -yanılmıyorsam yurt da İlim Yayma Vakfı tarafından açtırılmış- Mehmet Çakır Kız Öğrenci Yurdu'nda (Mehmet Çakır Zenski Studentski Dom’da) kaldım. O yurtta Kartal Anadolu İmamhatip Lisesi'nden onlarca kız öğrenci vardı, çok güzel insanlar. Onlarla da tanışma imkânım oldu, muhabbetleri doyumsuz pırıl pırıl ümmetin gençleriydi kendileri. Elhamdülillah.
Bu kısımdan neden teferruatlarıyla söz ediyorum? Çünkü yolculuğa başlarken başladığınız yer ve kişiler mühimdir.
Evet, ben Bosna'da ki yolculuklarıma Ilıca'dan başladım. Ilıca'da gözlemlediğimi aktarıyorum; şehir merkezine tramvayla 40 dakika uzaklıkta genellikle Sırp ve çingenelerin yaşadığı küçük bir ilçe. Ayrıca Saraybosna Havalimanına da 4-5 dakika mesafede üniversiteden.
Bosna savaşının en önemli tünellerinden Hayat Tüneli burada. Savaşta hasar görmüş çok sayıda bina mevcut.
Çok sayıda çingene var demiştim.
Çingene çocuklar boyalı ve dağınık saçları, çıplak ayaklarıyla yakanıza yapışıp para istiyorlar. Sabah erken saatten gece geç vakte kadar oradalar. En büyükleri belki 16-17 yaşında, tüm çocuklardan sorumlu. Gerekirse herkesin önünde küçük çocukları küçük hatalar ı için dövme yetkisine sahip. Tabi kimse karışamıyor, tehlikeliler. Gözü karalar, her an bıçaklarını çıkarabilirler. Gözünüz korkmasın ben en çok bu garip çingenleri sevdim Ilıca'da. Küçük bir hatıra: 6-7 yaşlarında oldukça bakımsız bir kız çocuğu elinde Marlboro paketini satmaya çalıştı bana. Ben de almak için elimi uzattım, para istedi vermedim. Vermedi tabiî ki gülüştük ben yoluma devam ettim. Ardımdan koştu geldi, içinden bir dal verdi tatlı tatlı gülümseyip. Karşılıksız bir dal sigara. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri, hala çekmecemde saklıyorum.
Ilıca'da dışarı çıkacağımızda 3 numaralı tramvaylara bindik hep. Ömrümde gördüğüm en külüstür tramvaylardı. Şehir merkezine giden tek bir tramvay var, her yeri geziyor. Yani siz merkeze gitmek istediğinizde kısa bir şehir turu da yapmış oluyorsunuz aynı zamanda. Yol boyu komünizmin izlerinin bariz görüldüğü uzun-gri-tek tip apartmanlara da rastlıyorsunuz, oldukça renkli az katlı binalara da. Bosna savaşını biran için aklınızdan çıkarman ız olanaksız; çünkü çok katlı binaların en üst katlarında rastgele mermi izleri var, çünkü savaş zamanında bombalanmış huzurevleri var, çünkü zevk için ateş edilmiş yapılar var, çünkü öyle. Unutamazsınız, unutamayız.
Unutursak kalbimiz... İlerledikçe Avusturya-Macaristan’ın izleri görülüyor.
Gothic tarzı binalar, aşırı süslü.
Burada azıcık Bosna'nın geçmişinden bahsetmekte faide görüyorum.
Kısaca Bosna tarihi: Fatih döneminde sanıyorum İstanbul'un fethinden 10 sene sonra fethediliyor Bosna. Bu dönemde Bosna halkı İslam'la da tanışıyor. Hakan Albayrak'tan duyduğumuz bir rivayete göre Boşnaklar peygamber efendimiz zamanında Mekke'ye yaya gidiyorlar yeni dini öğrenmek için; fakat peygamber efendimizin vefat ettiğini öğrenip gerisin geri dönüyorlar memleketlerine. 1870’li yılların sonunda ise Bosna, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu'na yapılan baskılar sonucu savaşılmadan masa başında Avusturya Macaristan İmparatorluğuna bırakılıyor. Daha sonra Yugoslavya dönemi ve en mühim dönemlerinden birini yaşıyor: TİTO dönemi. Tito döneminde ülke biraz toparlanır gibi oluyor, yollar-köprüler türlü bayındırlık faaliyetleri yapmış. Esnaf arasında kime “Diktatörmüş sizin bu Tito!” dediysem kızdı bana, hâlâ seviliyor bir şekilde. Daha sonra Sovyetler dağılır, Berlin duvarı yıkılır, Bosna Savaşı başlar, kahramanımız Aliya İzzetbegoviç ortaya çıkar ve der ki: “Düşmanlarımıza gelince onlara adaletli davranmaktan başka borcumuz yok!” Allahu ekber!
Soykırımlar olur, kötüler hep kötüdür.
Bir de beni her zaman heyecanlandıran kelime bahsi var, lisan yani. Boşnakça’da pek çok söz Türkçe’den.
“Güle güle” anlamında “Allah’a emanet”,cenazesi olana “başum sağ olsun” karşılık olarak da “dostum sağ olsun”, şehr-i Ramazan’da “Ramazan şerifiniz mübarek olsun”, böreğe “burek” diyorlar mesela. Hâlâ hutbelerde Osmanlı padişahları için dua ediliyor mesela. Bu kadar bizden olan nasıl sevilmez?
Saraybosna’nın merkezi Başçarşı’ya gider gitmez Aliya İzzetbegoviç’i ziyaret ettik. Vasiyetinde askerlerinin arasına gömülmek istediğini belirtmiş. Kocaman bir şehitlikte çok güzel bir mezarı var. Semadan bakıldığında ‘yıldız’ görünümünde kubbe, çevresi ise ‘hilâl’ görünümünde süs havuzuyla çevrelenen bir mezarı var. Çok güzel adam. Not defterime sadece: “Aliya çok güzeldi. Ağladım, ağladık.” yazmışım. Varın gerisini siz düşünün. Bir Türk bir Boşnak’a neden gözyaşı döker, daha önce hiç görmeden tanışmadan?
Bunu akılla izah etmek güç, gönül kâfi. Aliya İzzetbegoviç’in mezar taşında:
“Allah’a andolsun ki asla köle olmayacağız!” yazıyor bir de. Şahane doğrusu. Başçarşı’nın içine girildiğinde pek çok camii, kilise, havrayla karşılaşıyorsunuz. Kilise-havra kısmı bizi pek alakadar etmez. Daha çok vaktimi tam merkezde olan Gazi Hüsrev Begova camiinde geçirdim. Gazi Hüsrev Bey bizim Kanuni’nin halasının oğlu ve çarşı içinde önemi büyük. Gazi Hüsrev Begova Camiinin en büyük özelliği: Medresesinin olması ve Tito döneminde bile kapanmaması.
Başçarşı’da en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de, babam yaşındaki amcaların ‘Özgürlük Heykeli’nin’ orada saatlerce satranç oynaması. 2 kişi oynuyor, 20 kişi de izliyor en az. Bizde tavla onlarda satranç, Batı’nın etkisi bariz görülüyor. Oynayanlardan bir çiftin başında 10 dakika dikildim, oyun bitmeden kalktılar ikindi ezanı okunuyor diye. Oyunculardan yaşlı olan amca dönüp bana Boşnakça bir şeyler söyledi, tabi anlamadım. Öğrendiğim 3-5 boşnakça kelimeyi kullanıp: “Turska studentski” dedim. Bunun üzerine Arapça bilip bilmediğimi sordu. “Neam, galilen.” diye cevapladım kendimce.
Kendisi de yeni yeni öğreniyormuş Kuran’ı anlamak için. Benim ismim Ayşe, onun ismi Âdem. Hucurat suresinin 10. Ayetinin bir kısmını söyledi, orta yolda buluştuk: “İnnemel mû’minûne ihvetun”, “Müslümanlar kardeştir.” Boşnakların geleneksel müziklerine Sevdalinka deniyor, yani sevda şarkıları. Tam ayrılacakken Âdem Amca döndü bana ve savaş Ayşe isminde bir kıza yakılmış olan sevdalinka söyledi meydanda büyük bir muhabbetle. Ellerinden öperim Âdem amcanın. Güzel insan.
Ve sevdalinkanın en ünlü sesinin Halid Beslic olduğunu söylediler nereye gidersek, dinlemek isterseniz youtube’un nimetlerinden faydalanabilirsiniz.
Devamı nasipse yarın
Bosna bana durduğum yeri hatırlatıyor, durduğum yerin önemini ve büyüklüğünü hatırlatıyor. Bu hissiyatı Suud'ta yaşamamıştım mesela. Bazı güzel anılarımı anlatmak, belki sizlere bir nebze de olsa Bosna'nın bizlere tam olarak nasıl baktığını anlatabilir diye düşünüyorum.
3 hafta boyunca Saraybosna'nın Ilıca ilçesinde başbakanımızın girişimleriyle açılmış Uluslararası Saraybosna Üniversitesi'nin (IUS) -yanılmıyorsam yurt da İlim Yayma Vakfı tarafından açtırılmış- Mehmet Çakır Kız Öğrenci Yurdu'nda (Mehmet Çakır Zenski Studentski Dom’da) kaldım. O yurtta Kartal Anadolu İmamhatip Lisesi'nden onlarca kız öğrenci vardı, çok güzel insanlar. Onlarla da tanışma imkânım oldu, muhabbetleri doyumsuz pırıl pırıl ümmetin gençleriydi kendileri. Elhamdülillah.
Bu kısımdan neden teferruatlarıyla söz ediyorum? Çünkü yolculuğa başlarken başladığınız yer ve kişiler mühimdir.
Evet, ben Bosna'da ki yolculuklarıma Ilıca'dan başladım. Ilıca'da gözlemlediğimi aktarıyorum; şehir merkezine tramvayla 40 dakika uzaklıkta genellikle Sırp ve çingenelerin yaşadığı küçük bir ilçe. Ayrıca Saraybosna Havalimanına da 4-5 dakika mesafede üniversiteden.
Bosna savaşının en önemli tünellerinden Hayat Tüneli burada. Savaşta hasar görmüş çok sayıda bina mevcut.
Çok sayıda çingene var demiştim.
Çingene çocuklar boyalı ve dağınık saçları, çıplak ayaklarıyla yakanıza yapışıp para istiyorlar. Sabah erken saatten gece geç vakte kadar oradalar. En büyükleri belki 16-17 yaşında, tüm çocuklardan sorumlu. Gerekirse herkesin önünde küçük çocukları küçük hatalar ı için dövme yetkisine sahip. Tabi kimse karışamıyor, tehlikeliler. Gözü karalar, her an bıçaklarını çıkarabilirler. Gözünüz korkmasın ben en çok bu garip çingenleri sevdim Ilıca'da. Küçük bir hatıra: 6-7 yaşlarında oldukça bakımsız bir kız çocuğu elinde Marlboro paketini satmaya çalıştı bana. Ben de almak için elimi uzattım, para istedi vermedim. Vermedi tabiî ki gülüştük ben yoluma devam ettim. Ardımdan koştu geldi, içinden bir dal verdi tatlı tatlı gülümseyip. Karşılıksız bir dal sigara. Hayatımda aldığım en güzel hediyelerden biri, hala çekmecemde saklıyorum.
Ilıca'da dışarı çıkacağımızda 3 numaralı tramvaylara bindik hep. Ömrümde gördüğüm en külüstür tramvaylardı. Şehir merkezine giden tek bir tramvay var, her yeri geziyor. Yani siz merkeze gitmek istediğinizde kısa bir şehir turu da yapmış oluyorsunuz aynı zamanda. Yol boyu komünizmin izlerinin bariz görüldüğü uzun-gri-tek tip apartmanlara da rastlıyorsunuz, oldukça renkli az katlı binalara da. Bosna savaşını biran için aklınızdan çıkarman ız olanaksız; çünkü çok katlı binaların en üst katlarında rastgele mermi izleri var, çünkü savaş zamanında bombalanmış huzurevleri var, çünkü zevk için ateş edilmiş yapılar var, çünkü öyle. Unutamazsınız, unutamayız.
Unutursak kalbimiz... İlerledikçe Avusturya-Macaristan’ın izleri görülüyor.
Gothic tarzı binalar, aşırı süslü.
Burada azıcık Bosna'nın geçmişinden bahsetmekte faide görüyorum.
Kısaca Bosna tarihi: Fatih döneminde sanıyorum İstanbul'un fethinden 10 sene sonra fethediliyor Bosna. Bu dönemde Bosna halkı İslam'la da tanışıyor. Hakan Albayrak'tan duyduğumuz bir rivayete göre Boşnaklar peygamber efendimiz zamanında Mekke'ye yaya gidiyorlar yeni dini öğrenmek için; fakat peygamber efendimizin vefat ettiğini öğrenip gerisin geri dönüyorlar memleketlerine. 1870’li yılların sonunda ise Bosna, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu'na yapılan baskılar sonucu savaşılmadan masa başında Avusturya Macaristan İmparatorluğuna bırakılıyor. Daha sonra Yugoslavya dönemi ve en mühim dönemlerinden birini yaşıyor: TİTO dönemi. Tito döneminde ülke biraz toparlanır gibi oluyor, yollar-köprüler türlü bayındırlık faaliyetleri yapmış. Esnaf arasında kime “Diktatörmüş sizin bu Tito!” dediysem kızdı bana, hâlâ seviliyor bir şekilde. Daha sonra Sovyetler dağılır, Berlin duvarı yıkılır, Bosna Savaşı başlar, kahramanımız Aliya İzzetbegoviç ortaya çıkar ve der ki: “Düşmanlarımıza gelince onlara adaletli davranmaktan başka borcumuz yok!” Allahu ekber!
Soykırımlar olur, kötüler hep kötüdür.
Bir de beni her zaman heyecanlandıran kelime bahsi var, lisan yani. Boşnakça’da pek çok söz Türkçe’den.
“Güle güle” anlamında “Allah’a emanet”,cenazesi olana “başum sağ olsun” karşılık olarak da “dostum sağ olsun”, şehr-i Ramazan’da “Ramazan şerifiniz mübarek olsun”, böreğe “burek” diyorlar mesela. Hâlâ hutbelerde Osmanlı padişahları için dua ediliyor mesela. Bu kadar bizden olan nasıl sevilmez?
Saraybosna’nın merkezi Başçarşı’ya gider gitmez Aliya İzzetbegoviç’i ziyaret ettik. Vasiyetinde askerlerinin arasına gömülmek istediğini belirtmiş. Kocaman bir şehitlikte çok güzel bir mezarı var. Semadan bakıldığında ‘yıldız’ görünümünde kubbe, çevresi ise ‘hilâl’ görünümünde süs havuzuyla çevrelenen bir mezarı var. Çok güzel adam. Not defterime sadece: “Aliya çok güzeldi. Ağladım, ağladık.” yazmışım. Varın gerisini siz düşünün. Bir Türk bir Boşnak’a neden gözyaşı döker, daha önce hiç görmeden tanışmadan?
Bunu akılla izah etmek güç, gönül kâfi. Aliya İzzetbegoviç’in mezar taşında:
“Allah’a andolsun ki asla köle olmayacağız!” yazıyor bir de. Şahane doğrusu. Başçarşı’nın içine girildiğinde pek çok camii, kilise, havrayla karşılaşıyorsunuz. Kilise-havra kısmı bizi pek alakadar etmez. Daha çok vaktimi tam merkezde olan Gazi Hüsrev Begova camiinde geçirdim. Gazi Hüsrev Bey bizim Kanuni’nin halasının oğlu ve çarşı içinde önemi büyük. Gazi Hüsrev Begova Camiinin en büyük özelliği: Medresesinin olması ve Tito döneminde bile kapanmaması.
Başçarşı’da en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de, babam yaşındaki amcaların ‘Özgürlük Heykeli’nin’ orada saatlerce satranç oynaması. 2 kişi oynuyor, 20 kişi de izliyor en az. Bizde tavla onlarda satranç, Batı’nın etkisi bariz görülüyor. Oynayanlardan bir çiftin başında 10 dakika dikildim, oyun bitmeden kalktılar ikindi ezanı okunuyor diye. Oyunculardan yaşlı olan amca dönüp bana Boşnakça bir şeyler söyledi, tabi anlamadım. Öğrendiğim 3-5 boşnakça kelimeyi kullanıp: “Turska studentski” dedim. Bunun üzerine Arapça bilip bilmediğimi sordu. “Neam, galilen.” diye cevapladım kendimce.
Kendisi de yeni yeni öğreniyormuş Kuran’ı anlamak için. Benim ismim Ayşe, onun ismi Âdem. Hucurat suresinin 10. Ayetinin bir kısmını söyledi, orta yolda buluştuk: “İnnemel mû’minûne ihvetun”, “Müslümanlar kardeştir.” Boşnakların geleneksel müziklerine Sevdalinka deniyor, yani sevda şarkıları. Tam ayrılacakken Âdem Amca döndü bana ve savaş Ayşe isminde bir kıza yakılmış olan sevdalinka söyledi meydanda büyük bir muhabbetle. Ellerinden öperim Âdem amcanın. Güzel insan.
Ve sevdalinkanın en ünlü sesinin Halid Beslic olduğunu söylediler nereye gidersek, dinlemek isterseniz youtube’un nimetlerinden faydalanabilirsiniz.
Devamı nasipse yarın
Saraybosna hatıraları
Reviewed by Habersizim
on
09:35:00
Rating:

Hiç yorum yok: