Tarih dersinde bizlere I. Dünya Savaşı’nın zahirdeki başlama sebebini “Avusturya-Macaristan veliahtının bir Sırplı tarafından öldürülmesi.” diye öğretmişlerdi senelerce. Veliahtın öldürüldüğü köprüye veliahtın ismi verilmiş: Ferdinand Köprüsü. Şimdilerde gençler sevgilileriyle gelip köprünün demirliklerine aşklarını kilitliyorlar küçük asma kilitlerle. Giderseniz onlarca asma kilit göreceksiniz köprünün demirliklerinde. Bir de Hünkâr Camii var Başçarşı sokaklarında. Bir rivayet Fatih Sultan Mehmet bu camiyi yaptırmış bulunan İsa İshakova’dan şehre girmek için izin istiyor. O da caminin anahtarını yani temsilen Bosna’nın anahtarı Fatih Sultan Mehmet’e teslim ediyor. Üç dört sene önce anahtar tekrardan Recep Tayyip Erdoğan’a veriliyor törenle. İsa Begova Camii’nde tesbihata katılma talihim oldu bir de. İmam tesbihatı ilahi söyler gibi yapıyordu. Zikir gibiydi biraz. Müthişti doğrusu. Camiinin avlusunda Bursa Belediyesi yazan banklar var. Ve tüm camilerde olduğu gibi burada da dalgalanan yeşil bir sancak üzerine beyaz hilal, yıldız…
Başçarşı sokaklarında grupla gezerken takım elbiseli 70’lik bir dede yanımıza yaklaşıp ceketine iliştirdiği Türk bayrağı rozetini göstererek büyük bir coşkuyla: “Hoş geldiniz! Merhaba Merhaba!” diyerek bizi selamlam ıştı. Sırf bu dede hatırına bile Bosna’ya sahip çıkmalıyız.
Saraybosna’da gezerken ilgim, çeken en enteresan şeylerden biri de 60-70 yaşlarındaki Çinli nine ve dedelerin de fotoğraf makinaleriyle bizim gezdiğimiz yerleri gezmiş olmalarıydı. “Ulan!” demiştim kendi kendime “Bu adamların burada ne işi var?” Hadi Sultanahmet’te olmalarını kanıksamıştık da burada ne işleri vardı bu insanların. Arkadaşlar oturmayın, ‘bize’ sahip çıkmanın zamanı geldi. Elin Çinlisi bizden çok değer verir oldu Bosna’ya. Neyse.
Yine bir defasında Başçarşı’da dolanırken Gazi Hüsrev Begova Kütüphanesi’ne bakayım dedim. Normalde hep kilitli olan kütüphane nasibime bu sefer açıktı. Girişte takım elbiseli genç abliler vardı, İngilizce anlaştık. Türk olmamdan ötürü hemen içeri davet ettiler. “İçeride Yusuf El Karadavi var. Konferans veriyor, istiyorsan geç dinle.” Ben de hemen zıpladım bu teklife. Tabi bana İngilizce kulaklık kalmamış, hesapta olmayan bir konuğum sonuçta. Arapçasını dinlemek zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum çünkü Arapça’yı henüz yeni yeni öğreniyordum ve daha çok baştaydım. Anlamakta güçlük çektim oldukça. Karadavi’yi 15 dakika dinleyip ayrıldım; daha fazlasını anlayamıyordum çünkü. Dinlediğim ve anladığım kadarıyla; ümmet olarak bir olmalıyız, Türkler Araplar Boşnaklar İslami düşünce etrafında toplanmalılar. Fikir olarak, cemaatler olarak, devletler olarak bir olmalıyız mealinde birtak ım hoş sözler söyledi. “Âmin!” deyip ayrıldım kütüphaneden. Bu arada kütüphanede Osmanlı’dan kalma el yazması eserler var; fakat maddi olanaksızlıklar yüzünden tamamlanamamış ve halka açık değil. Daha sonraki günlerde o kütüphaneye gittiğimde ise hep kilitliydi kapısı.
Not defterime: “Burada bana Boşnakça öğretmeye niyetli iki Boşnak var, Başçarşı’da. Onları tekrar ziyaret edeceğim.” yazmışım. Ve ziyaret ettim de. Bezistan’dakine gittim. Bezistan, Başçarşı’nın ortasında bir yer. Bizdeki Mısır Kapalı Çarşısı’nın epeyce küçük bir hâli. Epeyce İstanbul kokan bir yer. Bezistan’da Nermina isimli bir ablaya gittim, sözde Boşnakça öğrenmek aslında muhabbet için. Nermina Abla otuzlu yaşlarda, kendisisin boyadığı ahşap kutuları, çizdiği resimleri, toka-takı tarzı şeyler sattığı bir dükkânı var, tam bir esnaf.
Peki, nasıl tanıştım? Bir gün arkadaşlarla, Bezistan diye bir yer varmış, ucuz ve güzel oluyormuş dedik ve Bezistan’a gittik. Sağlı sollu, küçücük, onlarca dükkân vardı. Hepsine girip çıkıyorduk. Nermina ablanın dükkânına da girdik, arkadaşlarım bir şeyler alacak oldu. Dertlerini anlatamadılar, ben devreye girdim. Neyse, halloldu mesele alışveriş yapıldı. Nermina Abla, İngilizcemin diğerlerine göre daha iyi olduğunu söyledi, ben inkâr ettim. Oradan koyu bir muhabbet başlayacak gibi oldu; fakat dönmemiz gerektiği için ben ona Türkçe öğreteceğime o da bana Boşnakça öğreteceğine dair sözleştik ve hemencecik ayrıldık. O günden sonra 4-5 kere daha gidebildim yanına dersten sonra. Muhabbeti çok güzeldi. İkinci gidişimde annemin İstanbul’dayken valizime koyduğu hediyelerden bir paket Safranbolu Lokumu’nu da yanımda götürdüm. Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım hesabı yani. O da bir sonraki buluşmamızda yakınlarda bir kafede Boşnak Kahvesi ikram ederek mukabelede bulundu hediyeme.
Nermina Abla’nın tam olarak hikâyesini bilmiyorum fakat yılda 1-2 kez Türkiye’ye geldiğini biliyorum. Türkiye’yi çok seviyor bunu biliyorum. Hatta bir keresinde Konya’da tam 1 ay kalmış ve orada bir esnafın yanında hat sanatına benzer şeyler öğrenmiş. Ben oradayken bir levhanın üzerine semazen işliyordu. Bosna’da konuşabileceğiniz her Boşnak kesinlikle savaşta bir yakınını kaybetmiştir, savaşı konuşmayı sevmezler derler. Hakikaten öyle, Nermina Ablayla yakınlığımıza rağmen -ki hala internet üzerinden görüşürüz- hiçbir zaman savaşı konuşmadık. Daha çok güncel meseleleri konuştuk. Ben oradayken bizde Gezi olayları onlarda ise sosyal medyada “Babylution (Bebek Devrimi)” gibi orijinal bir adla ifade edilen protestoları vardı sokaklarda. Ben oradayken bana günlük hayatta zaruri olacak cümle kalıplarını da öğretti Boşnakça’da, sağolsun. Elbette Türkiye’nin önemini de konuştuk sık sık.
Balkanlar, Türkiye güçlü oldukça emin ellerde olabilecek. Nereye gidersek gidelim bizi hürmet ve muhabbetle karşılamaları bundan. Bizi yani Türkiye’yi, önce Bosna Hersek’in sonra Balkanlar’ın hamisi olarak görüyorlar. Yine oradayken anlatılan bir olay: Aliya İzzetbegoviç’in vefatından saatlerce önce cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Aliya İzzetbegoviç’i ziyaret ediyor. İzzetbegoviç bu ziyaret esnasında Erdoğan’a “Bosna size emanet, Bosna sizin kız kardeşinizdir.” diyor ve bu görüşmeden birkaç saat sonra vefat ediyor. Evet, Bosna Türklere yani bize emanettir. Bosna bize ecdadımızın emanetidir. Bosna bize Allah’ın emanetidir. Emanete layığıyla sahip çıkacağız, her an yanında olacağız. İnşallah.
Başçarşı’da Milli Kütüphane’nin karşısında küçük bir resturant var: İnat Kuca. Bu resturantın da bir hikâyesi var. Her varlığın bir hikmeti, hikâyesi olduğu gibi… 1892-1894 yıllarında Osmanlı’dan sonra Avusturya Macaristan Saraybosna’yı işgal ediyor. Milijacka Nehrinin kıyısında daha sonraları kütüphane binası olarak kullanılacak görkemli bir belediye binası yapmaya karar veriliyor. Fakat kütüphane binasının yapılabileceği en uygun arazide bir Boşnağın evi bulunduğunu görüyorlar. Kendisine evin değerinin çok üstünde para teklif ediliyor. Fakat evin sahibi “Evimi gâvurlara satmam!” diyerek reddediyor, çokça ısrar ediyorlar; ama yine de ikna edemiyorlar adamcağızı. İkna edemeyince tehdit etmeye başlıyorlar. Bunun üzerine “Evimi size vermem. İlla alacaksanız kerpiç kerpiç yıkıp karşı yakaya kerpiç kerpiç tekrar ev yapmanız gerekiyor.” diyor. Ki sonrasında aynen öyle yapılıyor. Bu yüzden resturantın ismi İnat Kuca yani İnat Evi. Daha sonra bu ev resturanta dönüşüyor, şimdilerde geleneksel Boşnak yemekleri yapan şirin bir yer olarak hizmet vermeye devam ediyor.
“Buraya akrabalık ilişkilerini kuvvetlendirmeye geldik.” demiştim Saraybosna Üniversitesi’ni ziyarete gelen Türk ‘turist’ kâfilesine. Evet, Bosna’ya gittiğimizde yurt dışına çıkmış olmayız, sıla-i rahim yapmış oluruz. Kimseyi tanımıyoruz; fakat tanışıyoruz. Dil bilmiyoruz; fakat anlaşabiliyoruz. Tebessüm ediyoruz, börek yiyor, bizim Türk kahvesinden pek de bir farkı olmayan Boşnak kahvesi içiyoruz, Allah’a hamd ediyoruz. Her şeyi de Davutoğlu, Erdoğan yapamaz ya. Akrabalık ilişkilerini kuvvetlendirmek için buradayız, memleketimiz Bosna’dayız. Aliya İzzetbegoviç’in memleketi Saraybosna’dan selamun aleyküm.
Kaynak: http://mustakilgazete.com/saraybosna-hatiralari-2/
Başçarşı sokaklarında grupla gezerken takım elbiseli 70’lik bir dede yanımıza yaklaşıp ceketine iliştirdiği Türk bayrağı rozetini göstererek büyük bir coşkuyla: “Hoş geldiniz! Merhaba Merhaba!” diyerek bizi selamlam ıştı. Sırf bu dede hatırına bile Bosna’ya sahip çıkmalıyız.
Saraybosna’da gezerken ilgim, çeken en enteresan şeylerden biri de 60-70 yaşlarındaki Çinli nine ve dedelerin de fotoğraf makinaleriyle bizim gezdiğimiz yerleri gezmiş olmalarıydı. “Ulan!” demiştim kendi kendime “Bu adamların burada ne işi var?” Hadi Sultanahmet’te olmalarını kanıksamıştık da burada ne işleri vardı bu insanların. Arkadaşlar oturmayın, ‘bize’ sahip çıkmanın zamanı geldi. Elin Çinlisi bizden çok değer verir oldu Bosna’ya. Neyse.
Yine bir defasında Başçarşı’da dolanırken Gazi Hüsrev Begova Kütüphanesi’ne bakayım dedim. Normalde hep kilitli olan kütüphane nasibime bu sefer açıktı. Girişte takım elbiseli genç abliler vardı, İngilizce anlaştık. Türk olmamdan ötürü hemen içeri davet ettiler. “İçeride Yusuf El Karadavi var. Konferans veriyor, istiyorsan geç dinle.” Ben de hemen zıpladım bu teklife. Tabi bana İngilizce kulaklık kalmamış, hesapta olmayan bir konuğum sonuçta. Arapçasını dinlemek zorunda kaldım. Zorunda kaldım diyorum çünkü Arapça’yı henüz yeni yeni öğreniyordum ve daha çok baştaydım. Anlamakta güçlük çektim oldukça. Karadavi’yi 15 dakika dinleyip ayrıldım; daha fazlasını anlayamıyordum çünkü. Dinlediğim ve anladığım kadarıyla; ümmet olarak bir olmalıyız, Türkler Araplar Boşnaklar İslami düşünce etrafında toplanmalılar. Fikir olarak, cemaatler olarak, devletler olarak bir olmalıyız mealinde birtak ım hoş sözler söyledi. “Âmin!” deyip ayrıldım kütüphaneden. Bu arada kütüphanede Osmanlı’dan kalma el yazması eserler var; fakat maddi olanaksızlıklar yüzünden tamamlanamamış ve halka açık değil. Daha sonraki günlerde o kütüphaneye gittiğimde ise hep kilitliydi kapısı.
Not defterime: “Burada bana Boşnakça öğretmeye niyetli iki Boşnak var, Başçarşı’da. Onları tekrar ziyaret edeceğim.” yazmışım. Ve ziyaret ettim de. Bezistan’dakine gittim. Bezistan, Başçarşı’nın ortasında bir yer. Bizdeki Mısır Kapalı Çarşısı’nın epeyce küçük bir hâli. Epeyce İstanbul kokan bir yer. Bezistan’da Nermina isimli bir ablaya gittim, sözde Boşnakça öğrenmek aslında muhabbet için. Nermina Abla otuzlu yaşlarda, kendisisin boyadığı ahşap kutuları, çizdiği resimleri, toka-takı tarzı şeyler sattığı bir dükkânı var, tam bir esnaf.
Peki, nasıl tanıştım? Bir gün arkadaşlarla, Bezistan diye bir yer varmış, ucuz ve güzel oluyormuş dedik ve Bezistan’a gittik. Sağlı sollu, küçücük, onlarca dükkân vardı. Hepsine girip çıkıyorduk. Nermina ablanın dükkânına da girdik, arkadaşlarım bir şeyler alacak oldu. Dertlerini anlatamadılar, ben devreye girdim. Neyse, halloldu mesele alışveriş yapıldı. Nermina Abla, İngilizcemin diğerlerine göre daha iyi olduğunu söyledi, ben inkâr ettim. Oradan koyu bir muhabbet başlayacak gibi oldu; fakat dönmemiz gerektiği için ben ona Türkçe öğreteceğime o da bana Boşnakça öğreteceğine dair sözleştik ve hemencecik ayrıldık. O günden sonra 4-5 kere daha gidebildim yanına dersten sonra. Muhabbeti çok güzeldi. İkinci gidişimde annemin İstanbul’dayken valizime koyduğu hediyelerden bir paket Safranbolu Lokumu’nu da yanımda götürdüm. Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım hesabı yani. O da bir sonraki buluşmamızda yakınlarda bir kafede Boşnak Kahvesi ikram ederek mukabelede bulundu hediyeme.
Nermina Abla’nın tam olarak hikâyesini bilmiyorum fakat yılda 1-2 kez Türkiye’ye geldiğini biliyorum. Türkiye’yi çok seviyor bunu biliyorum. Hatta bir keresinde Konya’da tam 1 ay kalmış ve orada bir esnafın yanında hat sanatına benzer şeyler öğrenmiş. Ben oradayken bir levhanın üzerine semazen işliyordu. Bosna’da konuşabileceğiniz her Boşnak kesinlikle savaşta bir yakınını kaybetmiştir, savaşı konuşmayı sevmezler derler. Hakikaten öyle, Nermina Ablayla yakınlığımıza rağmen -ki hala internet üzerinden görüşürüz- hiçbir zaman savaşı konuşmadık. Daha çok güncel meseleleri konuştuk. Ben oradayken bizde Gezi olayları onlarda ise sosyal medyada “Babylution (Bebek Devrimi)” gibi orijinal bir adla ifade edilen protestoları vardı sokaklarda. Ben oradayken bana günlük hayatta zaruri olacak cümle kalıplarını da öğretti Boşnakça’da, sağolsun. Elbette Türkiye’nin önemini de konuştuk sık sık.
Balkanlar, Türkiye güçlü oldukça emin ellerde olabilecek. Nereye gidersek gidelim bizi hürmet ve muhabbetle karşılamaları bundan. Bizi yani Türkiye’yi, önce Bosna Hersek’in sonra Balkanlar’ın hamisi olarak görüyorlar. Yine oradayken anlatılan bir olay: Aliya İzzetbegoviç’in vefatından saatlerce önce cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Aliya İzzetbegoviç’i ziyaret ediyor. İzzetbegoviç bu ziyaret esnasında Erdoğan’a “Bosna size emanet, Bosna sizin kız kardeşinizdir.” diyor ve bu görüşmeden birkaç saat sonra vefat ediyor. Evet, Bosna Türklere yani bize emanettir. Bosna bize ecdadımızın emanetidir. Bosna bize Allah’ın emanetidir. Emanete layığıyla sahip çıkacağız, her an yanında olacağız. İnşallah.
Başçarşı’da Milli Kütüphane’nin karşısında küçük bir resturant var: İnat Kuca. Bu resturantın da bir hikâyesi var. Her varlığın bir hikmeti, hikâyesi olduğu gibi… 1892-1894 yıllarında Osmanlı’dan sonra Avusturya Macaristan Saraybosna’yı işgal ediyor. Milijacka Nehrinin kıyısında daha sonraları kütüphane binası olarak kullanılacak görkemli bir belediye binası yapmaya karar veriliyor. Fakat kütüphane binasının yapılabileceği en uygun arazide bir Boşnağın evi bulunduğunu görüyorlar. Kendisine evin değerinin çok üstünde para teklif ediliyor. Fakat evin sahibi “Evimi gâvurlara satmam!” diyerek reddediyor, çokça ısrar ediyorlar; ama yine de ikna edemiyorlar adamcağızı. İkna edemeyince tehdit etmeye başlıyorlar. Bunun üzerine “Evimi size vermem. İlla alacaksanız kerpiç kerpiç yıkıp karşı yakaya kerpiç kerpiç tekrar ev yapmanız gerekiyor.” diyor. Ki sonrasında aynen öyle yapılıyor. Bu yüzden resturantın ismi İnat Kuca yani İnat Evi. Daha sonra bu ev resturanta dönüşüyor, şimdilerde geleneksel Boşnak yemekleri yapan şirin bir yer olarak hizmet vermeye devam ediyor.
“Buraya akrabalık ilişkilerini kuvvetlendirmeye geldik.” demiştim Saraybosna Üniversitesi’ni ziyarete gelen Türk ‘turist’ kâfilesine. Evet, Bosna’ya gittiğimizde yurt dışına çıkmış olmayız, sıla-i rahim yapmış oluruz. Kimseyi tanımıyoruz; fakat tanışıyoruz. Dil bilmiyoruz; fakat anlaşabiliyoruz. Tebessüm ediyoruz, börek yiyor, bizim Türk kahvesinden pek de bir farkı olmayan Boşnak kahvesi içiyoruz, Allah’a hamd ediyoruz. Her şeyi de Davutoğlu, Erdoğan yapamaz ya. Akrabalık ilişkilerini kuvvetlendirmek için buradayız, memleketimiz Bosna’dayız. Aliya İzzetbegoviç’in memleketi Saraybosna’dan selamun aleyküm.
Kaynak: http://mustakilgazete.com/saraybosna-hatiralari-2/
Saraybosna hatıraları - 2
Reviewed by Habersizim
on
10:54:00
Rating:

Hiç yorum yok: