“Nur Serter’in ikna odaları”nı gördüm

-Sen! Hiç gördün mü?
-Neyi?
-“Nur Serter’in olduğu söylenen” ikna odalarını?
-Hayır, var mıydı sahi!
-Var mıydı ne demek, Güneş kadar hakikat! İki kere girdim çıktım, kolumdan sürüdüler beni, üzerinden bu kadar yıl geçti, hiç konuşmadım, ailemin dışında çok nadirdir bilenler.
-Anlatsana
-Dur öyleyse dinle beni, dinle de “Yeni Türkiye”ye niçin inanman gerektiğini aklet, niçin elinden kayıp gitmesine izin vermemen gerektiğini. ‘Siyasiler’ adı altıda aslında saldırdıkları şeyin, “senin sahip oldukların” olduğunu unutma.
Önce ‘verilenler’e baktım, sonra ‘istenenler’e, tıpkı dedim, Matematik problemi gibi, hadi çöz, imtihandasın Mehtap’çığım! Bu savaşın adı postmost değil ‘psikolojik’ti. Bir 98 kuşağı zamanıydı, adına “süslü darbe, elmaşekerli, örtülü darbe” denilen bir garabet, “güzel ve yalnız ülkemin” üzerinde kara bulutlar gibi dolaşıyordu. Şimdi herkes sussun, ben konuşuyorum; 28 Şubatlı, nam-ı diğer ikna edilemeyen kız…
*
Bir 4 Eylül sabahı. 3 yıl boyunca aynı sırada yan yana oturduğum kafa dengi arkadaşım Nalan ile yürüyoruz, İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampusu bahçesinde. Hava sonbahar soğuğu, ayaz var, üşüyoruz.
Bir yığın soru aklımı başımdan almış, birkaç gün önce Kanal 7’nin Ahmet Hakan programında izlediğim Fehmi Koru’dan işittiğim “ikna odaları”nı düşünüyorum. Sahi gerçekten var mıydı, yoksa uyduruyor muydu Koru, bir komplo teorisi miydi, ekrana çıkan CHP’liler öyle diyordu çünkü: “Yoktu ikna odaları!”
Ya nerden çıkmıştı öyleyse şimdi bu, neye benziyor, nasıl bi şeydi ki? Yenilir mi yutulur mu, elma dersem çıkar mı yoksa armut mu? Aklıma Naziler geliyordu, tövbe tövbe yok artık, olabilir miydi? Ya öyleyse, varsa ikna odaları. Ya doğruysa, ne yapacaktım, yani ne yapmalıydım? Neyle karşılaşacağını bilmeden, nasıl savunur ki kendini insan, neyle itham edildiğini, neye maruz kalacağını, ikna odası da ne demekti ki, çocuk muyduk biz ALLAH aşkına, evcilik mi bu, kimi nasıl edeceksin ikna?
Üstelik sen kimsin ve seni niçin dinleyeyim ki ben?
*
Bir sonbahar eylülünde adımlarımızı yollara bırakarak ilerliyorduk Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne doğru. Aklımda bir yığın soru, yaş 20’ler falan. Bir sonbahar eylülü, bende hayat henüz bahar. Bir adım, iki adım, üç adım, dört derken beşi altıyı buluyor, artıyor sayı, ilerliyorum akibetime doğru, meçhule kalkıyor bir gemi, bu limandan. Bakışlarım adımlarımı izliyor, aaa gelmişiz, kapı çıktı karşıma. Farkında değilim, öyle dalmışım. Söyledim mi az evvel, ya aklımda deli gibi sorular. Biri beni ikna edecek! Sen gel şöyle, sana bir ayar çekelim diyecek, ne haddine!
*
Hisler içimde saatlerce eylem yapıyordu; kızgın ıstıraplara teslim oluyordu bedenim, bana küskün yüzleri ölesiye kaynıyor ve inceden sızlatıyordu kalbimin derinliği.
*
Cam kapıyı itekledim, o da nesi, güler mi güler yüzlü bir öğrenci karşıladı beni, hoppala, bu yeni adet miydi, okulu PR şirketine mi verdilerdi:
-Merhaba iyi günler hoş geldiniz
-A ha, bana hoş geldiniz dediğine göre işler hakikaten ciddi, yahu sanki Hilton’a geldim, ne sıcak bir karşılama böyle, sanki kırk yıllık arkadaşım, ne iş! Belli belli bu okulda bugün ters giden bi şeyler var, orası kesin! Hayır cebimde de üç kuruş, daha çapsız bir öğrenciyim ben.
-Kayıt içindi değil mi, dedi güleç yüzüyle karşılayan öğrenci, belli ki yüksek lisanslılardan seçmişler, abla şamlaması filan
-He dedik, bizimki kayıttı
-Hangi fakülteydi arkadaşlar?
-İletişim
-Tamam, siz geçebilirsiniz
Geçebilirsiniz dedi ya, ben bir adım attım, eliyle ani bir stop yaptı, kesti önümü:
Hayır hayır, siz değil!
-Pardon anlamadım.
-Siz derken, onu kast ettim, siz bekleyeceksiniz.
(Hoppala, ufukta bir oda görüyorum, sis perdesi aralanıyor, Koruuuuu galiba doğru söyledin): Nedenmiş?
-Sizin kaydınız ‘özel’ olarak yapılacak, yan odada
-Vavvv, kulağa hoş geliyor, özel kayıt (!) (Şamlama ikiiiii, kim yazdı bu senaryoyu, cümleler kimin) Yanlış anladınız, İletişim dediniz ya, biz aynı sınıftayız, 3 yıldır, sıra arkadaşıyız, neden kayıtlarımız ayrı yapılıyor, ben anlayamadım. (Bana niçin vize verilmeyişinin hesabını soruyorum, üniversiteden tarafıma bir özür, bir açıklama yapılmasını bekliyorum, ne çocukluk ama)
-Size ‘içerde’ gerekli bilgi verilecek.
(Güleryüzlü strateji aynen devam ediyor, hani şu SMS’lerde çıkan hepimiz mutluyuz yüzü var ya)
Dedi ve Nalan’a yolu açtı, koridorun en uzağındaki masayı işaret ederek, orası, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin kayıt yenileme masası
-Tamam işte, diye atıldım, ben oyum, İstanbul İletişim Gazetecilik öğrencisi, bu 4. yılım
- Çağıracaklar sizi
Nalan da beş vakit namazını kılardı, ben de; o da Allah’a (cc) inanırdı, ben de; o da İslami hassasiyet taşırdı, ben de; o örtü takmazdı ama, (kimse bi laf edemez arkadaşıma, kendi takdiridir, tanıdığım en dürüst, en temiz insanlardandı), ben ise 6 yaşımda âşık oldum örtünmeye…
Nalan atıldı:
-Mehtap istersen bekleyeyim seni
-Yok sağol gerek yok, sen geç kaydını yaptır, niye bekleyesin?
Diretmedi Nalan, tamam dedi, çıkışta buluşuruz. İyi de oldu aslında. Film başlıyor Mehtap, senaryo doğru çıkacak gibi, dedim kendime. Bu benim imtihanımdı ve yönetmeliydim bu krizi… İtiraf etmeliyim, başıma ne geleceğini bilmiyordum, telaşlı değil; ama şaşkındım.
Dakka bir gol birdi, sen bu tarafa, sen de bu tarafa. Aynı okulu kazananlar, aynı parayı ödeyenler, aynı dersleri görüp aynı sınavları verenler arasında sen 3 yıl sus, sus da 4. yılda aklına saksı düşsün, öğrencilerini kategorize et. Kendimi, Hint fakiri gibi hissetmeye başladım. Kast sistemi.
Görelim Mevla neyler.
*
Ben diploma alacak, mezun olacaktım, bir sabah uyandım ‘kapı dışarı’ dediler, çöpe atıldı benim emeklerim, çocukluğum ve dahî gençliğim. Zaman sönük soluyordu, üzgündü, bitkindi, virane. Her yerde gövdesini delice gezdiriyordu yalnızlık, her yere üfleyip duruyordu. Şeytan sabahlara katran döküyor, ruhsuz kalpler toprağı çatlatıyordu, ruhlar yığınla kirdi, gündüzümü kilitliyordu, bana gelecek vaat edenler.
*
-Buyurun, dedi o ses, hâlâ güleç, her şey doğal akışında ilerliyormuş gibi:
-Bu sandalyede oturabilirsin
Sandalyeye baktım, eski püskü, kahvehane sandalyeleri olur ya, altı paslı demirden, üstü kahverengimsi naylondan, gibi gibi. Bu zaferi size tattırmayacağım, beni yıkacak güç yok sizde! Sessiz mesajlar da verildiğine göre savaş başlamıştı.
*
Onlara göre çarmıha gerilmedi bedenim, onlara göre işkence edilmedim, onlara göre tek bir şey, küçük, küçücük bi şeydi istenen: Belki, dedim istedikleri sadece dayatmaktır, ne kadar hayatı önümüze katsak kârdır, diyorlar, bu da bir ihtimal. Ama süzgeçteki kum taneleri gibi yok olmayacağım, selin önüne katıp süpürdüğü...
Sahip çıkacağım kendime, ellerine vermeyeceğim beni, oyuncakları olmayacağım.
Anladım ki istedikleri eve tıkmaktı beni, hedefledikleri ‘ruhum’du, alnından vurmak istedikleri ‘mecalim’di, adım atamaz hale getirecek kadar bezdirmekti, ‘niyet’lerini okudum, okudum ve anladım. 7 yıl işsiz kaldım, toplum denen şeyi aradım bulamadım, sonra bir baktım ki herkes çıkarının peşine takılmış gidiyor. Mevzubahis olan başörtüsü değil, ben” idim, saldırı bana karşı yapılmıştı çünkü, benim özgürlüğüme, benim ben olarak kendimi gerçeklememe, yani hayata gönderiliş nedenime, var oluş sebebime. Öyle bir Türkiye hayal ettim ki, olabilir miydi sahi, Allah’ım (CC) ötelenmeden, itilmeden, bilmem kaçıncı sınıf muamelesi görmeden, tadabilir miydim, beyaz zenciydim ben, beyaz zenci, onların gözünde! (Siyahi kardeşlerimden özür diliyorum, maksat onların literatürünü anımsatmak).
Bilmiyorlardı ki, 13 yaşımdan beri ben bu mücadeleyi veriyordum, vız gelirdi vız giderdi, oyunları da odaları da planları da…
*
Şimdi soru şuydu: İçerde seni ne bekliyor?
Nalan’a yakılan yeşil ışık, sende kırmızı karta niye döndü?
Cevabı biliyordum, adım gibi de insan yaklaştıramıyordu kendine, bu kadarını yapmaya cesaret edebilirler miydi, şaka gibiydi, iki adım ötesine yok hayır mümkün değil geçemiyordum, tüm yolları tutmuşlardı, resmen teyakkuzda bekliyorlardı, yahu burası bir üniversite miydi, sadece kayıt yaptıracaktım, daha önce 3 yılda 6 kez yaptırdığım gibi! Huuu kimse duymuyor mu beni, benim ben, sizin rol model, sadık öğrenciniz, hani şu suya sabuna dokanmayan türden!
Bi şeyler dönüyordu ve ben derhal o sorunu tespit edip çözüm üretmeliydim. Harcı mı mı yatırmamıştım, kaydımı mı dondurmuştum, geçen yıllardan kalma derslerim mi vardı, hayır hayır hiçbiri, yahu neydi ne peki, yoksa başörtüsü mü? Opsss! Bi kırmızı ışık daha! İyi de sebep örtü ise 3 yıldır akılları neredeydi, eğer gerekçe kanun diye son 3 yılda farklı tek bir kanun çıkmamıştı ki. Kanun bir yana, asl’olan hukuk değil miydi? Yasal zemine oturtamıyordum, bi şeyler olacaktı ama, orası kesindi.
*
Derken kapı açıldı, kızın biri, yüzü yerde, dışarı çıkmıştı. Kapıdaki güleç yüzlü gardiyan sordu:
-Ne karar verdiniz
-Yok, imzalamam!
Şimdi bu yok da ne demekti, neye yoktu. Düşünmeye de zaman vermiyorlardı ki, bana dönerek, gardiyan:
-Siz geçebilirsiniz
-Önce kayıt olsaydım bari, şimdi kaydın nerde hani diye sorarlarsa… dedim, gardiyan yine güldü pişmiş pişmiş:
-Yok geçin, anlatacaklar
-Geçelim bakalım madem, şapkadan ne çıkacak!
Tüm bunlar, 3-4 dakika içinde oluyordu, bana bir asır gibi gelse de, şüphenin dili hep yakıcı olmuştur, zihni darmadağın eder. Ve korku, tırnaklarınla kazıyarak sahip olduğun şeyi kaybetme korkusu…
ya beni okuldan atarlarsa. Aileme ne derim, diplomam, mesleğim, geleceğim, onca emek… Çiseliyordu soldan soldan.
*
Yine başlamıştı geri sayım. Bir adım, iki adım, üç adım ve hop kapının kolu. Çevirdim ve işte açıyorum acaba içerde:
Aman Allah’ım (CC), söndürün şu ışığı, gözümün içine giriyooooor! Kırptığım gözümü açtım, O da nesi! Dört duvar, bir masa, masanın üstündeki tavandan aşağıya doğru sarkan bir “ampul” ve biraz öncekinden de beter dört ayaklı bir sandalye.
Aman Allah’ım (CC), burası Emniyet Müdürlüğü’nde bir sorgu odası mı! Bi saniye bi yanlışlık olmalı, ben suçlu değilim ki, hakim bey bi yanlışlık olmalı diyorum!
Karşımda iki kadın. Sandalyenin tam karşısına oturan tam bir meymenetsiz (Allah’ım bağışla), yüzü ekşi dicem değil, bildiğin acı patlıcan satıyor, bıraksalar beni parçalayacak, hırslı hırslı gözlerime gözlerime bakıyordu.
*
Beriki sandalyenin benim tarafımdan yandan soluna kayıyor, yüz çizgileri daha bir dingin, daha sakin bir enerji yayıyor. Belli ki daha profesyonel insani ilişkilerde. İçimden geçiriyorum, bakalım tespitlerin ne kadar tutacak Mehtap Hanım, adam sarrafı mısın değil mi?
*
Ve şimdi ‘action’, film asıl şimdi başlıyor. İşte ben, gülümse, bırak açıklasınlar bakalım, neymiş dertleri.
-Merhaba, kayıt için gelmiştim ben (O sırada çantamdan kimliğimi çıkartıyorum, bekleme yapmamak için)
-Biz kayıt yapmıyoruz
Bi oppsss daha.
-Anlayamadım, bana sizin kaydınız içerde olacak dediler ama, iletişim fakülteliler burada değil mi, doğru gelmedim mi?
Bu konuşma hep o siması daha sakin olanla geçiyordu aramızda.
-Evet doğru geldiniz; ama kaydınız bizle görüştükten sonra olacak, ön kayıt bizimki
- Ha tamam işte öğrenci işlerindensiniz değil mi, buyurun kimliğim
-Hayır hayır, biz size bir metin uzatacağız, imzalarsanız kaydınızı dışarıda yaptıracaksınız, imzalamazsanız kayıt olmayacak
-Anlayamadım, ben 3 yıldır bu okulun öğrencisiyim, yeni değilim ki, sadece kayıt yeniliyorum.
Hâlâ mütebessim çehremle ve asla titremeyen, cesur sesimle, teyzelerle (!) tatlı tatlı sohbet edermişçesine konuşmayı sürdürüyorum, kararlıyım, ezdirmeyeceğim kendimi, şaşırsam da şaşırmayacağım, tek bir mutluluk payı vermeyeceğim onlara, bozamayacaklar psikolojimi, bir anlık taviz yok, nasıldı o güzelim şarkı: Hadi Gülümse! Hâlâ canlı, hâlâ hayat dolu sesimle konuşma sürüyordu:
-Peki siz kimsiniz?
-Biz öğretim görevlisiyiz!
Bingooooo!Cepheye hoş geldim. Koru, Koru, Fehmi Koru, 12’den vurmuştu. Eh, siz istediniz, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.
…..
Hani filmlerde devletle iş yapmaya zorlanan suçlulara imzalatılan anlaşma metinleri konar ya. Bir taahhütnameyi imzala diye sürdüler önüme, 6 maddeydi ve yani kısacası başımdaki örtüyle kampüslerde falan gezmeyeceğime…derslere, okulun içine, kantinine, yönetmeliğin bilmem ne kurallarına uyarak böyle, olduğum gibi girmeyeceğime... Falan da filan da inter milan da. Ondan da öncesi uzayan bir 15 dakikalık konuşmada hangi partiye oy verdiğimden tutum da aslında dünyanın h,çbir ülkesinin böyle bir şeye izin vermediği yalanlarını sıraladılar.
Tabii ben de hiçbir şey yokmuş gibi kırk yıllık dostumla konuşur edasıyla gayet rahat ve uyumlu, her bir tezlerini çürütüyordum, anlaşılan o ki bu hiç hoşlarına gitmemişti, en azından bir hocanın, bildiniz.
Bir türlü ikna olmuyordum, koca koca psikiyatırlar beni ikna edemiyorlardı, bu ilk birinci olanı delirtiyordu, bunu bana kızgın yüzüyle gayet sarih bir şekilde gösteriyordu, anlıyordum.
Ben işte o an kendimi emniyette sorgu odasında hissettim, benim ne işim vardı burada, yahu ben Nazir ile Nazire’nin kızıyım, üstelik hayatımda bir kez bile rahmetli Necmettin Erbakan’a oy vermemiştim, ailem Demirel’e oy bastı uzun yıllar, Özal’ı keşfedince de Özal’ı Cumhurbaşkanlığa giden yolda destekledi durdu, hayır da bunlardan bana neydi, ya da onlara ne? Bırakın da şu notları şişmanlatayım, daha akademik kariyer yapıcam ben, asistanlığım var, doktoram var, var da var. Var da vardı, hayaller…
Şimdi nereye düştüğümü anlamıştım, fotoğraftaki fluluk kalkıyor, sis yerini yeni bir gerçeğe bırakıyordu, karanlıkta arabanın farlarını tam karşındakinin yüzüne doğru yakarsın ya, hani gözleri sızlar, sızlar da bakamaz, göremez ya, elleriyle kapatır aniden, tamamen refleksel. İşte o kapıyı açar açmaz gözüme giren o ilk ışıkta anlamıştım zaten çevrilen dümeni:
Aman Allah’ım (CC), burası Nur Serter’in dedikleri, o ikna odası olabilir mi? Bu sahici, hayal ürünü falan değilmiş, doğruymuş ve işte ben buradayım. Leyla Hanım’ı gördüm çıkışta, “Aa Mehtap’çığım dedi, imzaladın mı, onu görünce ve bu sesi duyunca Hallacı Mansur’a atılan gül misali, gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı, yükümü boşaltıyordum ruhumdan, yavaş yavaş...
Canım acıyordu, hissettiğim tek şey buydu, hem de ne çok...
Öylesine yalnızdım ki, öylesine itilmiş, öylesine mahzun ve çaresiz, okutmuyorlardı işte, kazanmışken, zekamı ispatlamışken, paramı getirmişken, üstelik hayatımda beni suçladıkları o partiye oy da vermemişken, almıyorlardı işte sudan bahaneler...
Hani en iyi talebeleriydim ben, suya sabuna da dokunmuyordum ya, eylem meylem yapmayan, sade, uyumlu, aranılan bir vatandaş tiplemesiyken.
Ne istedim ki, ailem benle gurur duysun, bana baktıkça ‘işte eserimiz’ diye onurlansın, emekleri boşa gitmesin diye, bu diploma onlaraydı.
*
Bir hafta düşünme payı. Leyla Hanım, hiç kimseye tanınmayan bir hakkı, daha sakin kalabilen hoca hanımdan rica etti, kabul edildi. Kimbilir belki de müjdeli haberi getirir, başımı açardım.
Hikâyenin sonunu merak ediyorsunuz değil mi? Hayır, asla bana dayatılan bu şeyi kabul etmem dedim. Tabii ki, okula alınmadım. Sonrası malum, okula ara, not ortalamasından kırılan 8 puan, 1.5 liralık harç olur faiziyle 400 lira... Ha bir de 7 yıl işsiz kaldım, daha doğrusu almadılar, her şeyimle mükemmelmişim de başımda örtü varmış-MIŞ. Gülüp geçiyorum… Bana kalan tek öğreti: Şu dünyada her şey imtihan! Bilin! Bugünlerin kıymetini bilin! Ve kazandığınız hiçbir şeyi geri vermeyin. Yaşasın Yeni Türkiye!

Kaynak: http://mustakilgazete.com/nur-serterin-ikna-odalarini-gordum/
“Nur Serter’in ikna odaları”nı gördüm “Nur Serter’in ikna odaları”nı gördüm Reviewed by Habersizim on 12:02:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: