Bazı yazılarımla ilgili değişik yorumlar alıyorum. Çok şükür üslupla ilgili bir sorun yok, aksine yüreğimizi soğutuyorsun, aynen devam diyenlerin sayısı ağırl ıklı, Hakan Kardeş de ağzıma biber sürmeyi düşünmediğine göre benim açımdan sorun yok. Geçenlerde vefat eden Mustafa Koç etrafında yazdığım ölüm ile ilgili yorumlar da beni memnun edecek nitelikte Tarihe not düşmek açısından o bağlama uymayan bir arımı paylaşmayı da izninizle yerinde görüyorum. 12-13 yaşlarındayız. Rahmetli Mustafa Koç ile ortak yanımız Fenerbahçeli olmamızdan öte maç anlatmayı çok sevmemiz. O zamanlar yorumcu diye bir şey bilmiyoruz, bilmediğimiz için de birlikte maç spikeri olmaya karar veriyoruz. Birbirimizi karşılıklı dolduruşa getiriyoruz. O anlatıyor, ben beğeniyorum. Ben anlatıyorum, o beğeniyor. Nihayet evlerimizden kaçıp spiker olmaya karar veriyoruz. Bir otel sahibi ne zaman istersen, ne ihtiyacın olursa, bana gelebilirsin demiş. Meşhur olana kadar o otelde kalabiliriz.Ayrıca o zamanlar selpak mendil piyasada yeni. Sokaklarda satabiliriz. Bunu da ileri görüşlülük olarak tarih kayda geçecektir. Keşke o zaman bu işi tescil ettirseymişiz. Suriyeli göçmenlerefranchising verip iyi para kazanabilirmişiz. Not alıyorsun, değil mi kızım? Hayallerimizde Halit Kıvanç olmak yatıyor. Bunun yolu da tabii ki gidip bizzat Halit Kıvanç ile görüşmekten geçiyor. Çarşamba günü okuldan çıktıktan sonra o zamanki Dolmabahçe stadına gidiyoruz. Babam hayatı boyunca hep Mithat Paya derdi, gerçi biz o döneme yetişemedik ama İnönü Stadı ismini de bir türlü benimseyemedim. Bilmeyen olmayan olabilir, ama hepsi aynı. Bir süre sonra Şeref Tribünü’nde maç yayınlarının yapıldığı küçük odadayız.
Hayallerimizi süsleyen oda, ama İstanbul maçlarını o anlatacak, ben de deplasman maçlarını. Aslında kazık yemişim, gene de olsun. Maç öncesi Halit Bey bizi dinliyor. İkimizin de sesi daha patlamamış. Gerçi benimkisi hiç patlamadı, ama olsun, o kadar kusur kadı kızında bile olur. Hayalimizde kurguladığımız bir maçı anlatıyoruz. Cemil (Turan) ortalıyor, Osman (Arpacıoğlu) indiriyor ve Almanya’dan yeni gelen Ender de filelere gönderiyor. İlk yarı sonucunun en az 6-0 olması gerekiyor. Ziya Şengül (aslında yorumculuğa a zamanlar başlamış) ve ayağını raket gibi kullanan Alpaslan’a hiç top gelmiyor. Nunweiler işsiz kaldığı için Romanya’ya tatile gitmiş. Halit Bey, akıllı adamdır. Bize takılıyor. Fenerbahçe’nin kalecisi Datçu, çok üşüdü; ona hiç top gelmeyecek mi diye soruyor. Neyse karşı takım da bir iki cılız atak yapıyor, yapabiliyor, ama daha sonraları vatan edinecek olan Datçu kalesinde harikalar çıkartıyor. Gelen her topu adeta bir panter gibi çıkartıyor. Maç nerede ise 12-0’a doğru gidiyor. O zamanlar play-station yok, kendi başıma maç oyunu oynarken, 12- 0’da Fenerbahçe’nin rakiplerinin de mutlaka bir şeref gölü atmasına isin verirdim. Artık Halit Kıvanç da bizden aynı şeyi bekliyor. Rakip takım da bir gol atsın bari diye bize takılıyor. İşte o an işin heyecanı kaçıyor. Spiker olarak rakip takımın ataklarını anlatmanın, hiç de heyecanlı olmadığını anlıyoruz. Neşemiz kaçıyor, gayretimiz kalmıyor. Tabii spikerlik kariyerimiz de o an itibarıyla başlamadan bitiyor. Meşhur olma hayallerimiz adeta bir balon gibi sönüyor, Ne yapılım kaderimiz neyse ona katlanacağız.
Rahmetli arkadaşımın yorumunu unutamıyorum. Şimdi babam mutlaka beni okuldan alır, sanayiye verir demişti. Zavallı arkadaşım; valla dediklerinde yüzde yüz haklı çıktı, meğer o zamandan kaderini görmüş hissetmiş. Babası belki okuldan almıyor, ama yaz tatillerinde karın tokluğuna sanayide esnafın yanına taşınıyor. Yaz tatili bitip de okul yeniden başladığında hep ellerini saklardı. Bilmiyorum neden, ama böylesi Yeşilçam kariyerime daha uygun. Benim babam Rahmi Bey’den daha da insafsız. Bana aynen gazoz satmayı beceremeyen eski cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e yaptıkları acımasız muameleyi çekiyorlar. Bu da benim dramım, artık bana da acıyabilirsiniz. Bu çocuktan adam olmaz deyip beni okutmaya karar veriyorlar. Çok okuyunca da, ara sıra yazmak gerekiyor,.
İşte başınızı ağrıtan, ara sıra da olsa, yüzünüzde hoş tebessümler açtıran yazılarımın serencamı budur, efendim. Sürçü kalem (lapsuscalami)eyledik ise affola.
Hayallerimizi süsleyen oda, ama İstanbul maçlarını o anlatacak, ben de deplasman maçlarını. Aslında kazık yemişim, gene de olsun. Maç öncesi Halit Bey bizi dinliyor. İkimizin de sesi daha patlamamış. Gerçi benimkisi hiç patlamadı, ama olsun, o kadar kusur kadı kızında bile olur. Hayalimizde kurguladığımız bir maçı anlatıyoruz. Cemil (Turan) ortalıyor, Osman (Arpacıoğlu) indiriyor ve Almanya’dan yeni gelen Ender de filelere gönderiyor. İlk yarı sonucunun en az 6-0 olması gerekiyor. Ziya Şengül (aslında yorumculuğa a zamanlar başlamış) ve ayağını raket gibi kullanan Alpaslan’a hiç top gelmiyor. Nunweiler işsiz kaldığı için Romanya’ya tatile gitmiş. Halit Bey, akıllı adamdır. Bize takılıyor. Fenerbahçe’nin kalecisi Datçu, çok üşüdü; ona hiç top gelmeyecek mi diye soruyor. Neyse karşı takım da bir iki cılız atak yapıyor, yapabiliyor, ama daha sonraları vatan edinecek olan Datçu kalesinde harikalar çıkartıyor. Gelen her topu adeta bir panter gibi çıkartıyor. Maç nerede ise 12-0’a doğru gidiyor. O zamanlar play-station yok, kendi başıma maç oyunu oynarken, 12- 0’da Fenerbahçe’nin rakiplerinin de mutlaka bir şeref gölü atmasına isin verirdim. Artık Halit Kıvanç da bizden aynı şeyi bekliyor. Rakip takım da bir gol atsın bari diye bize takılıyor. İşte o an işin heyecanı kaçıyor. Spiker olarak rakip takımın ataklarını anlatmanın, hiç de heyecanlı olmadığını anlıyoruz. Neşemiz kaçıyor, gayretimiz kalmıyor. Tabii spikerlik kariyerimiz de o an itibarıyla başlamadan bitiyor. Meşhur olma hayallerimiz adeta bir balon gibi sönüyor, Ne yapılım kaderimiz neyse ona katlanacağız.
Rahmetli arkadaşımın yorumunu unutamıyorum. Şimdi babam mutlaka beni okuldan alır, sanayiye verir demişti. Zavallı arkadaşım; valla dediklerinde yüzde yüz haklı çıktı, meğer o zamandan kaderini görmüş hissetmiş. Babası belki okuldan almıyor, ama yaz tatillerinde karın tokluğuna sanayide esnafın yanına taşınıyor. Yaz tatili bitip de okul yeniden başladığında hep ellerini saklardı. Bilmiyorum neden, ama böylesi Yeşilçam kariyerime daha uygun. Benim babam Rahmi Bey’den daha da insafsız. Bana aynen gazoz satmayı beceremeyen eski cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’e yaptıkları acımasız muameleyi çekiyorlar. Bu da benim dramım, artık bana da acıyabilirsiniz. Bu çocuktan adam olmaz deyip beni okutmaya karar veriyorlar. Çok okuyunca da, ara sıra yazmak gerekiyor,.
İşte başınızı ağrıtan, ara sıra da olsa, yüzünüzde hoş tebessümler açtıran yazılarımın serencamı budur, efendim. Sürçü kalem (lapsuscalami)eyledik ise affola.
Mustafa Koç, nasıl sanayici oldu?
Reviewed by Habersizim
on
12:20:00
Rating:

Hiç yorum yok: