Son zamanlarda dergi reyonları bayağı bir hareketli. Neredeyse her ay, her hafta yeni bir dergi arz-ı endam ediyor, yayın hayatına merhaba diyor. 90’ların sonundan 2000’lerin ortalarına kadar, dergilerin öldüğüne inandırmışlardı bizi. Özellikle internetin salgın bir hastalık gibi her yeri kuşatması ile kâğıda baskı (matbu) olayının bittiği düşünülüyordu. Bir ara gerçekten de bitmiş gibiydi. Ama sonra bir şeyler ters gitmeye başladı ve insanlar yeniden fevç fevç kâğıda baskı (matbu) dergilere geri döndü. Eski bir dost gibi karşılandı dergiler; kıymeti bilinmemiş, değeri anlaşılamamış, unutulmuş eski bir dost. Gazetelerin, kitapların, müziğin, televizyonun, internetin veremediği o eksik kalan her neyse onu, dergiler veriyormuş o zaman anladık. Cemil Meriç üstadın “Bu Ülke” kitabında dile getirdiği şu cümleler adeta dergileri gözümüzde ayrı bir yere konumlandırdı: Kitap ve gazete… Biri zamanın dışındadır, öteki “an”ın kendisi. Kitap, beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete okununca biter. Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri; ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar…
Kendi kişisel hayatımdan yola çıkarsam eğer; dergileri her zaman heyecan verici bir uğraş olarak telakki etmişimdir. Birkaç kişinin bir araya gelip bir dergi çıkarmaya karar vermesi; içeriğini, adını, tarzını, hedef kitlesini, sayfa sayısını, kimlerin yazacağını, manifestosunu tartışmaları. Çıkış tarihinin belirlenmesinin ardından yazıların toplanması, tasarımın yapılması, sayfaların şekillenmesi, matbaaya gitmesi, basılması ve ilk kez ele alıp logosundan kapağına, künyesine uzun uzun bakılması, sayfaları tek tek çevirip yazıların okunması, beğenilmesi. Sonra tekrar uzun uzun incelenmesi ve bu ritüelin hiç bıkmaksızın her ay tekrar etmesi… Bunlar dergilerin içerisinde yaşananlar, bir de bu ritüelin bir benzerini dışarıdan yaşayanların, yani okurların heyecanı da ayrı bir hikâyedir. Yeni bir derginin çıkışını haber almak; hem de en sevdiğin yazarların, şairlerin, “güzel adamların” bir araya geldiğini öğrenmek. Dergiye dair haberleri büyük bir iştahla takip etmek. Derginin çıkmasının ardından kitapçıya/bayiye koşup o ilk sayıya kavuşmak. Bir sondan bir baştan sayfaları çevirip dergiyi kucaklamak/kurcalamak.
Editör yazısını içer gibi hızlıca okumak. Sonra yavaş yavaş, sindire sindire ilk okuyuşumda bir şey kaçırdım mı acaba tedirginliği ile yeniden okumak. Sayfalara, yazarlara, yazdıklarına, görsellere, fontlara göz atmak… “Bu da mı varmış ya hu, helal be ne güzel yazmış, bu yazar da kimmiş” şaşkınlıkları arasında dergiyi sahiplenmek.
Şükür ki; hem dergi çıkarmanın hem de dergi takip etmenin tüm heyecanlarını yaşadım. Ne mutlu ki; hâlâ da bu hesapsız ve bitimsiz heyecanları yaşamaya devam ediyorum. Her ay yolunu gözlediğim, yeni sayılarını merakla beklediğim, çıkışı biraz gecikince inceden özlediğim çok sayıda dergim var. Bunların yanına bugün ikinci sayısını elimize aldığımız kendi dergimiz “Katı” da katıldı. “Katı olan her şeyin buharlaştığı, kutsal her şeyin dünyevileştiği” bu çağda, buharlaşmamak, kaybolmamak, silinip gitmemek, duyarsızlaşmamak adına çıkarıyoruz Katı’yı. Farklı bir dergi okumak isterseniz, Katı’ya da bir göz atabilirsiniz. Bilirim; derdi olan çıkarır dergiyi ve derdi olan okur dergiyi…
Kendi kişisel hayatımdan yola çıkarsam eğer; dergileri her zaman heyecan verici bir uğraş olarak telakki etmişimdir. Birkaç kişinin bir araya gelip bir dergi çıkarmaya karar vermesi; içeriğini, adını, tarzını, hedef kitlesini, sayfa sayısını, kimlerin yazacağını, manifestosunu tartışmaları. Çıkış tarihinin belirlenmesinin ardından yazıların toplanması, tasarımın yapılması, sayfaların şekillenmesi, matbaaya gitmesi, basılması ve ilk kez ele alıp logosundan kapağına, künyesine uzun uzun bakılması, sayfaları tek tek çevirip yazıların okunması, beğenilmesi. Sonra tekrar uzun uzun incelenmesi ve bu ritüelin hiç bıkmaksızın her ay tekrar etmesi… Bunlar dergilerin içerisinde yaşananlar, bir de bu ritüelin bir benzerini dışarıdan yaşayanların, yani okurların heyecanı da ayrı bir hikâyedir. Yeni bir derginin çıkışını haber almak; hem de en sevdiğin yazarların, şairlerin, “güzel adamların” bir araya geldiğini öğrenmek. Dergiye dair haberleri büyük bir iştahla takip etmek. Derginin çıkmasının ardından kitapçıya/bayiye koşup o ilk sayıya kavuşmak. Bir sondan bir baştan sayfaları çevirip dergiyi kucaklamak/kurcalamak.
Editör yazısını içer gibi hızlıca okumak. Sonra yavaş yavaş, sindire sindire ilk okuyuşumda bir şey kaçırdım mı acaba tedirginliği ile yeniden okumak. Sayfalara, yazarlara, yazdıklarına, görsellere, fontlara göz atmak… “Bu da mı varmış ya hu, helal be ne güzel yazmış, bu yazar da kimmiş” şaşkınlıkları arasında dergiyi sahiplenmek.
Şükür ki; hem dergi çıkarmanın hem de dergi takip etmenin tüm heyecanlarını yaşadım. Ne mutlu ki; hâlâ da bu hesapsız ve bitimsiz heyecanları yaşamaya devam ediyorum. Her ay yolunu gözlediğim, yeni sayılarını merakla beklediğim, çıkışı biraz gecikince inceden özlediğim çok sayıda dergim var. Bunların yanına bugün ikinci sayısını elimize aldığımız kendi dergimiz “Katı” da katıldı. “Katı olan her şeyin buharlaştığı, kutsal her şeyin dünyevileştiği” bu çağda, buharlaşmamak, kaybolmamak, silinip gitmemek, duyarsızlaşmamak adına çıkarıyoruz Katı’yı. Farklı bir dergi okumak isterseniz, Katı’ya da bir göz atabilirsiniz. Bilirim; derdi olan çıkarır dergiyi ve derdi olan okur dergiyi…
Katı olan her şey buharlaşıyor
Reviewed by Habersizim
on
14:19:00
Rating:

Hiç yorum yok: