HAYATI NAMAZA KURMAK ya da UMRE NOTLARI

1992 yılının Haziran ayında ifa etmiş olduğum Hac farizasından tam 16 yıl sonra tekrar kısmet oldu kutsal topraklara vasıl olmak.

Bu harikulade nimeti bir kez daha tattırdığı için Cenab-ı Feyyaz-ı mutlak olan Rabbime sonsuz hamd ve senalar…

Bu seferki Umre yolculuğumun asıl maksadı, aklı fikri Mekke ve Medine’de olan ve fakat sağlık sorunları nedeniyle haccedemez durumdaki annemin bu özlemini, kısmen de olsa, dindirmek içindi.

SAAT NAMAZA BEŞ VAR
Uçak, Medine Havaalanı’na indiğinde ikindi namazına yaklaşık bir saat vardı. Namaza diyorum zira bir hafta süren bu emsalsiz zaman diliminde vakti ölçen yegâne kıstas namaz oldu.

Hayat, namazla başlayıp namazla devem etti hep.

Yemek, uyku ve sair şeyler namaz aralarına sıkıştırıldı… Ne tuhaf!..

Oysaki yaşadığımız normal hayatta insanlar, namazı araya sıkıştırıyorlardı.Tuhaflık elbette ki, namazı araya sıkıştıran bedbaht yaklaşımda…

Namazı hayatının merkezine koyarak yaşamak, aslında bir Müslüman için tam da olması gereken şey değil midir sahi? Müslümanların işini gücünü, yemeğini, uykusunu, tatilini, randevularını, hülasa gündelik hayat içerisinde mümkün olan her şeyi namazı dikkate alarak düzenlemesi, açıkçası, olağanüstü bir hadise…

İnsanın göğsünü kabartan, ‘Bu dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden ibarettir! Gerçek hayat ise ahiret yurdundadır, tabii ki, bilirseniz…’ ayetinin ruhuna tam mutabık bir tarzın tattırdığı doyumsuz bir lezzet bu…

Hayatı namaza kurmak ve vakit girdiğinde, ‘Allahu Ekber!’ nidalarının uyarısıyla asli vazifeye koşmak… Aman ya Rabbi, ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir nimet bu!..

OYUNA BEŞ DAKİKA ARA
Yukarı zikrettiğimiz ayet mealinin ikazıyla farkında olduğumuz dünya hayatının geçiciliğini, o bir haftalık zaman süresince ve kapasitemiz ölçüsünde kare kare yaşamaya gayret ettik.

Ömür duvarımızdan birer tuğla koparan her an ve her dakikada, ‘geçiciliğin’ bu acı veren hakikati tecelli ediyordu. Oyuna beş dakika ara verip gerçek hayata açılan kapının tam önünde durmak ve ötede olabilecekleri seyreylemek… Dünya hayatının aldatıcı süslerine metelik vermeksizin hakikatin ta kendisine müştak olmak…

Kâbe-i Muazzama’da ve Ravza-i Mutahhara’da, cennet âsâ bir iklimi yudum yudum nûş etmek…

Oyuna verdiğimiz beş dakikalık ara, çarçabuk geçip gidiverdi…

BÜTÜN RENKLER BİZİM
Allah’a (C.C.) kul olma bahtiyarlığına erişmiş, O’nun koyduğu kuralları sertaç edinmiş, Efendimiz’in (S.A.V.) izine yüz sürmek şerefine nail olmuş tüm iman eden insanlar, doğuştan kendileriyle getirdikleri renklerini ve ıraklarını aynı potaya atmış, hep birlikte erimesini seyrediyorlardı, Kâbe’nin ve Ravza’nın şahitliğinde.

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî, bu birbirinde fena olan bahtiyarların, ‘İnne ekremekum İndellahi etkakum!’ (Allah indinde en şerefliniz, takvaca en kavi olanınızdır! Hucurat, 13) ayetinin yoğurduğu iman ve verdiği şevkle, ırkçılık ve kavmiyetçilik gibi yüz kızartıcı şeytanî duyguları recmetmelerinin tecelligâh ına dönüşüyordu adeta…

Afrikalı, Malezyalı, Pakistanlı, Türkiyeli ve Avrupalı Müslümanlar, sahip oldukları renklerin ve ırkların ‘Allah’ın ayetleri’ olduğu bilinciyle birbirlerine sarılarak bir renk cümbüşü oluştururken, bu görüntüleriyle Allah’ın rahmet nazarını celbediyorlardı hiç şüphesiz. Ben ömrümde, böylesine muhteşem bir renk ahengine hiç şahit olmadım. Ne kadar güzeldiler, ne kadar latif, ne kadar hoş…

16 yıl önceki Hac döneminde dahi denk gelmediğim mahşerî bir kalabalıkta, rengin enva-i çeşidini, Mescid-i Haram’da, Mescid-i Nebevî’de, namaz sonrası cadde ve sokaklarda insanlardan müteşekkil kardeşlik gökkuşağını baştaki gözlerle izleyip kalpteki gözlerle idrak etmenin, bu harikulade uhuvvet senfonisini tüm ayrıntılarıyla terennümün zevki ve tadı, insan ı âşık etmeye yeter de artar doğrusu…

RASYONALİTENİN ÇANINA OT TIKAMAK
İlk durağımız olan Medine-i Münevvere’de kaldığımız 3 gün boyunca hep, Efendimiz’in (S.A.V.) ‘Cennet bahçelerinden bir bahçe’ olarak nitelediği Ravza’sında iki rekâtlık namaz için fırsat kolladım. Herkes benim gibi düşündüğünden, sabırla sıra beklemek icap ediyordu. Aklımda Ahzab Sûresi’nin, ‘Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin!’ mealindeki 56. ayeti dilimde salâvat-ı şerife, gönlümü ve kalbimi mümkün olduğunca masivadan arındırıp, iman eden âşık insanların, inanılmaz ölçüdeki izdihama rağmen sabırla girmek için bekledikleri o küçücük alana konsantre olmaya gayret ediyorum…

Akılcılık, rasyonalite ve objektivite tasını tarağını toplayıp savuştu. Belki inanmayacaksanız ama gözlerimle gördüm. İman etmeyi tüm beşeri kriterlerden ayıran bu fevkalade hal, mü’minleri biraz daha Rablerine yakınlaştırıyordu. O Rabb ki, ‘Teslimiyetle salât ve selâm edin!’ diye emir buyurdu.

Mü’min kullar için; ‘Lebbeyk!’ diyerek kalbin en derin yerinden gelen bir hıçkırıkla icabet etmek, teslim olmak, Habibullah olan O seçkin zatın izine yüz sürmek elbette ki, şereflerin en büyüğüydü. Ve sonrasında Kâbe’deki müstesna ibadet…

‘Beytullah’ diye tesmiye olunan, taştan yapılmış dört duvar... Her yıl, milyonlarca Müslüman bu binanın etrafında dönerek tavaf yapıyor. Niçin?.. Allah öyle emretti de ondan!..

Kimsenin aklına, ‘akılcılık’ fitnesi gelmiyor. Aşkla, şevkle, muhabbetle, gözyaşları içerisinde ve ihlâsla, biteviye dönüp duruyorlar… Zira Allah, ‘dönün!’ diye buyurdu!.. Şöyle bir rivayet vardır: Hazreti Ömer, Hacerü’l Esved’in karşısına geçip; ‘Ey taş! Biliyorum ki, sen bir taşsın, senden ne zarar ne fayda gelmez! Ama Allah Rasulü seni öptü, öyleyse ben de öpüyorum!...’

Evet, aynen öyle… Teslimiyet bu işte!.. Allah (C.C.) ‘dönün!’ diye emrediyor, biz de bütün objektif kriterleri çıplak ayaklarımızın altına alarak dönüyoruz!.. Ne mutlu bize… Tavafta ve Sa’y’de, her şavtın akabinde rasyonalitenin çanına bir tutam ot daha tıkadığım bilinci ve hazzıyla döndüm ve yürüdüm.

Siyahî kardeşlerimle, Arap, Malezyalı, Yemenli, Türkiyeli, Pakistanlı ve daha nice farklı etnik kökene mensup kardeşlerimle, kol kola ve gönül gönüle, döndük ve yürüdük… İzdiham nedeniyle birbirlerimizin ayaklarına bastık, dönüp mütebessim bir çehreyle ve fakat tek kelime etmeden özür diledik, aynı mütebessim çehreyle affettiğimizi belirten baş işaretiyle mukabelede bulunduk ve terimizi birbirine katarak, gönüllerimizi ve kalplerimizi aynı heyecan selinin ritmiyle titreterek ve nefislerimizi teslimiyetin şefkat ağuşuna terk ederek döndük ve yürüdük…

Elhamdülillah ki, yerleri ve gökleri kuşatan Rahmet miktarınca… Sözlerimiz, Mekke ve Medine ziyaretimizdeki hissiyatımıza tercüman olsun diye sıralandı… Kalemimiz, bu harikulade zaman dilimini anlatabilmek için döndü…

Bunun hangi oranda maksadına ulaştığı hakkında en küçük bir fikrim yok doğrusu. Ama bildiğim bir tek şey var, o da, kalbinde ve gönlünde bu kutsal beldelere gitme arzusu taşıyan herkesin, bu mübarek gayesine bir an önce erişmesini gönülden temenni ettiğimdir. Allah kavuştursun!..
HAYATI NAMAZA KURMAK ya da UMRE NOTLARI HAYATI NAMAZA KURMAK ya da UMRE NOTLARI Reviewed by Habersizim on 10:57:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: