Bilgeliğin geometrisinde Turgut Cansever

Adam, “Ne demek yapabilir miyim” diye gürledi. “Karar verirsin, yaparsın! Bak ben sana kendimi anlatayım. Sizin yaşlarınızdaydım. Napolyon savaşlarını Almancadan okuyorum. Rusya savaşı kısmına geldim. Napolyon, ‘4 yabancı dil biliyorum; ama Rusçayı bilmiyorum. Ben bu ülkenin içlerine kadar gideceğim, muhakkak Rusça öğrenmem lazım’ demiş. Ve biliyor musunuz, 40 günde Rusça öğrenmiş. Ben de o zaman 3-4 dil biliyorum, Arapça biliyorum, Farisi biliyorum. İngilizce ve Almanca biliyorum; ama Fransızcayı bilmiyorum. Peki ben Fransızcayı öğrenebilir miyim dedim ve 40 gün sonra Bergson’u Fransızcadan okudum! İşte karar verirsin, yaparsın!”

Yukarıda gürleyen adam, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır. Gürlediği kişiyse Turgut Cansever. Cansever’in gençliğine ait bu diyalog, hayata bak ışında mühim bir etki yapmış. Neden yapmasın ki? Zira, gürleyen adam Elmalılı.

Turgut Cansever, Tıbbiyeli Hasan Ferit Bey’le (Türk Ocağı’nın gizli kurucularından), Kız Muallim Okulu’nun ilk mezunlarından Hatice Saime Hanım’ın mahdumudur. Dedesi ise, Kasımpaşa’daki Türabi Baba Tekkesi’nin son şeyhi ve Bab-ı li’nin yüksek memuru Şeyh Ali Efendi’dir.

Antalya’da doğmuş, Çocukluğu Bursa’da geçmiş, gençliği ve sonrasıyla İstanbul’da kendini var etmiş bir isim Turgut Cansever. Sadettin Ökten’e göre şehirlidir o. Yani bir aristokrat. Beslendiği dünya ve nemalandığı isimler itibariyle üst bir kültürün ve yüksek bir seciyenin çocuğudur. Aristokrat olduğu kadar mütevazıdır. Kendini bilmenin alfabesine gümüş çivilerle çakılmıştır ismi. Yerini bilir bu yüzden ve yurduna sahiptir her zaman. Dünyaya baktığı yer bellidir. İstanbul’dan bakar dünyaya. Ama Kâbe’yi merkeze alan bir İstanbul’dur bu. Endülüs’ü, Semerkant’ı, Bağdat’ı, Kahire’yi; hatta Yunan’ı, Avrupa medeniyetini içine alan bir İstanbul’dur bu.

Kompleksizdir Cansever. Bütün Avrupa’yı dolaşmış; ama aldanmam ıştır cilalı görüntüsüne. Avrupa’ya Avrupa’dan bakmış; ama kendisini unutmamıştır. Kendisine ise Avrupa’dan asla bakmamıştır. Nasıl bir medeniyete ait olduğunu bilir ve düşüncesini bu birikime yaslar Cansever. Tasavvurunu buna göre inşa eder. Bu tasavvurun inşasında, insanlık tarihinin en yüksek çözümlemesi dediği Osmanlı başrol oynar. -Bursa’daki çocukluk yıllarında annesinin komşularıyla, sokakların düzeni ve evlerin mimarisi hakkındaki muhabbetleri eşliğinde- İbn-i Arabi yine sac ayaklarındandır bu tasavvurun. Fususü’l-Hikem’den çıkarır “Ferdiyetin Yüceliği” ve “Güzellik Sevgisi” kavramsallaştırmalarını. Hartmann’ın “Yeni Ontolojisi” bir başka sac ayağıdır bu tasavvurun. Diez’in “Genetik Estetik”i ve “Psikolojik Estetik” bir diğeri. Bir de “Süreç Felsefesi” önemlidir Whitehead’ın. Çünkü hareket önemlidir hayatında. Dinamik bir varoluşa inanır o. İnsanın bitmeyen tekamülüne. Ucu açık ve asla donmayan bir tasavvurdur onunki. Çünkü her neslin kendini yeniden tanımlaması gerektiğine inanır. Tarihi tecrübeyi çok önemser; ama kutsallaştırmaz onu. Yeni olan hiçbir şeyi kutsallaştırmadığı gibi. Adaleti gerçekleştirmek ister. (Yani her şeye hakkını vermeye çalışır.) Ve bütün bunlara yol gösteren ilkesi Tevhid’dir. Tevhid, söylediğinle yaptığının bir olmasıdır ona göre. Tutarlılıktır yani, bütünlüktür. Bütünlüğün olmadığı yerde de şirk vardır. ‘Müslümanların bu çağda da temel sorunu budur’ der. Çünkü tutarsızlık (şirk) en büyük felakettir. Affedilmeyecek bir günahtır. Müslümanların bundan kurtulması gerekir acilen. Dünyaya yeni bir söz, yeni bir üslup, yeni bir kurtuluş reçetesi sunacak sadece Müslümanlardır; hatta Türkiye’dir ona göre. Ama bu çelişkiler yumağıyla ne söyleyebilir Türkiye, ne söyleyebilir Müslümanlar?

Turgut Cansever, Türkiye’de ilk sanat tarihi doktorasını yapmış kişidir. Ve bunu yüksek mimar olarak yapmıştır. Çünkü işin felsefesine eğilmiştir. Felsefe olmadan mimarlık olmayacağını düşünür hazret. -Felsefe olmadan hiçbir şey olamayacağını bilir- Bu yüzden kavramlarını oluşturur ve bunları güçlü geleneklere yaslar. Gelenek olmadan gelecekten konuşmaz. Yerel olmadan evrensele bakmaz. Bu bağlamda hem yerel hem de evrenseldir o. Evrensel unsurlarla bölgesel tercihler birdir onun eserlerinde. İnsanın hikâyesidir çünkü bu. İnsanın yanındadır Cansever.

“Mimarın görevinin dünyayı güzelleştirmek olduğuna” inanır o. Bunun için de içerden bakar dünyaya. Ama göklerle irtibatını kesmez. Saplanmaz yani dünyaya. Zamanın bir anında kaybolmaz. Bütün zamanların üsaresini çıkarır önce. Sonra kendi zaman ının ihtiyaçlarına bakar. Malzeme seçiminde yerelliği korur. İklimlendirmeyi esas alır. Teknik birikim onun emrindedir çalışırken. O da ilahi değerlerin. Evren tasavvuru ve kozmolojik idrak yönlendirir onu. Bu vesileyle zamanı aşar yaptıkları.

Bir röportajda mimari uygulamalarını sorduklarında, şöyle cevap verir Cansever:
“Bilinci biçimler dünyasına yansıtmaktır yapmak istediğim. Yapmak istediğim şeylerden bir diğeri, maddi varlık tabakasının; yani bütün inşaat malzemesi, teknoloji v.s.nin gereklerini dikkatle yerine getirerek, ancak bu malzemeyi fikir ve inanç dünyamızın transandantal çerçevesi içerisine yerleştirerek sosyal, iktisadi ve biyolojik varlık alanın gerçeklerini saygıyla inceleyip gereklerini tam yerine getirerek; güneş, gölge gibi biyolojik varlık alanının ihtiyaçlarını da karşılayarak, psişik tektonikleri, üzerlerine ilave alabilecek kitle kollektivitelerini tezyini bir niteliğe ulaştırmak istiyorum.”

Ümitsizlik yoktur onun dünyasında. Çünkü kâfire hastır umutsuzluk. Bu yüzden umudun mimarıdır aynı zamanda, bilgeliğin mimarı olduğu kadar. Hem söyledikleri, hem yaptıkları hem de yaşantısıyla “bilge-mimar” demiştir insanlar ona. Demir Evleri’ni yaparken, çekirgeler musallat olmuştur araziye. Ne yapacağını şaşırır çalışanlar. Teklifler uçuşur havada çözüm için. “İlaç atalım gökyüzünden ve köklerini kurutalım” der biri. “Hayır” der Cansever. İlaç zarar verir; çünkü suya ve ormana. Öğrenmiştir bunu cetlerinden. Çözüm insan odaklı olmalıdır ona göre. Çözüm, insana da eşyaya da zarar vermemelidir. Ve bin tavuk getirtir bir kamyonla. Salar ormana onları. Afiyetle tüketilir çekirgeler, zarar görmez hiçbir şey. Hem sorundan kurtulunur hem de tavuklar ın karnı doyurulur böylece.

Varlığına suni hiçbir şey sokmadan yaşamaya çalışmış birisi Cansever. Çözümleri de doğal bu yüzden. Bütün mimarlığı, doğallığın, fıtrata uygunluğun hikâyesidir onun. Bunu hem yazdıkları hem yaptıkları hem de yaşadıklarıyla ortaya koymuştur.

Ağa Han mimarlık ödülünü 3 defa almıştır o. Dünyada tektir. Hatta prestij kazandırmıştır bu ödüle.

Görmemiştir resmi ideoloji onu; ama var olmuştur o. Var olmuş ve ezberleri bozmuştur. Kabul etmeseler de görüşlerini, kayıtsız kalamamıştır ötekiler. Doğan Kuban, “Yaptıklarını anlasam da yazdıklarını anlamıyorum” demiştir onun için. Cengiz Bektaş, “dinci” diye yaftalayıp sınırlandırmıştır. (Bütün sınırlılığıyla) Uğur Tanyeli ise, bir nebze hakkını vermiş ve “Turgut Bey’i okuduğum ve dinlediğim zaman ben her seferinde, İslam düşüncesinin modern dünyada hâlâ ne kadar taze okunabilme şansları olduğunu bizim sık sık unuttuğumuzu düşünüyorum” demiştir onun için. Ne kadar da doğru demiştir. Ve biz bunu ne kadar da es geçmişiz.

Turgut Cansever, bu topraklar için olduğu kadar bütün dünya için de bir şanstır. Tabii kıymetini bilip takdir edene.

Allah kıymetini bilenlerden eylesin!

Bâki selamlar!

Kaynak: http://mustakilgazete.com/bilgeligin-geometrisinde-turgut-cansever/
Bilgeliğin geometrisinde Turgut Cansever Bilgeliğin geometrisinde Turgut Cansever Reviewed by Habersizim on 10:29:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: