Müslüman olmayanlarla bir arada yaşamak

Benim yaşadığım yerde, yaşıtlarım arasında Medine vesikasının konuşulmaya başlandığı zaman; bin dokuz yüz seksenlerin ilk yıllarıydı. Hemen aynı zamanlarda Dar’ul Harp/Dar’ul İslam meseleleri girdi gündemimize. Şirk ve münafıklığa dair amellerin tasnifide. Diğer taraftan tasavvufve tarikat ehli olmanın zaruretine dair şeyler de konuşulmaya başlamıştı. Sabahlara kadar oturup konuştuğumuz geceleri hemen ertesi günden itibaren iple çekerdik. Hepimiz bütün yollardan şöyle bir geçtik. Bunu çokbilmişlik için söylemediğimi tahmin edersiniz.

Biz bunları konuşurken memleketin hali şöyle idi: Asker yönetime el koymuş ve bütün siyasi faaliyetler (siyasi parti ve dernekler de dâhil) yasaklanmıştır. Piknik yapmanın haricinde bir araya gelmek sakıncalı işlerdendi. Said Hava, Seyyit Kutup ve Hasan el Benna kitaplarını (daha bir sürü kişi sayılabilir, sadece misal olsun diye bu isimler zikredildi) değil bulundurmak, kitaplarından iktibas etmek bile kişiyi tehlikeye atabilirdi. Fizilal’il Kur’an tefsiri yeni tercüme edilmişti, galiba 1979’du. İlmihal dışında fıkıh kitabı bulmak Roma hazinelerini bulmaktan daha zordu. Akaid ve tefsir kitapları da hakeza. Müslümanlık; içki, kumar ve faizin haramlığı ile namazın kılınması ve orucun tutulması üzerinden ifade edilen ve geçişken sınırları olan bir dindi. Yüksek İslam Enstitüsü ve İlahiyat fakültelerinde okuyan genç kızlar ve atmış yaş üstündekilerin dışında örtünme emrinin muhatabı olan bir nisa taifesi yoktu.

İşte biz böyle bir durumda, Müslüman olmayanlarla bir arada yaşamanın zeminini teşkil eden metinlerin en önemlilerinden biri kabul edilen Medine Vesikasını konuşuyorduk. Müslüman olarak bir bünyenin içerisinde (Ümmet) yer almayı umarak büyürken, dinimizin aslında ne olduğuna dair katı fikirlere bile sahip değildik. Yine de bizden olmayanlarla bir arada yaşamanın fıkhını dert edinmiştik. Zaman zaman geriye baktığımda vakitsiz diyebileceğim bu durumdu.

Geçen haftalarda okuduğum bir haber üzerine bu meseleye dair hatıralarım depreşti. Haber şu: ”ABD'nin başkenti Washington yakınlarında bulunan Virginia eyaletinde coğrafya öğretmeninin öğrencilerinden Kelime-i Tevhidi Arapça olarak yazmalarını istemesi üzerine gelen tehditler nedeniyle çok sayıda okulda öğretime ara verildi.

Çok sayıda veli, çocuklarının beyninin yıkandığını öne sürerek şikâyette bulundu. Veliler, Cheryl LaPorte adlı öğretmenin görevden alınmasını istediler.

Augusta kentindeki Riverheads Lisesi, öğrencilerin velilerinden gelen telefonlardan ve yaşanan olayın medyaya yansımasının ardından, güvenlik gerekçesiyle eğitime bir gün ara vereceğini duyurdu.

Bazı öğrenciler ödevi reddederken birçok aile öğretmeni suçladı. Okul yetkilileri, bir bölgenin dini ve dilinden söz edilmesinin de dersin parçası olduğunu söyledi ancak bundan sonra böyle bir ödev verilmeyeceğini belirtti. Fakat açıklama tepkileri dindirmeyince bu bölgedeki tüm okullar bir günlüğüne kapatıldı.”

Ömrümü buradaki meselenin halledilmesine / anlaşılmasına hasretsem, isterim. Ama sonuç alamam elbette. Bir dinin, kültürün, yaşama biçiminin kendini muhafaza etme kararlılığına/katılığına bakar mısınız? Eğer oraya bakarsanız; dönüp, içerisinde kendinizin bulunduğu bize de bir bakıveriniz. Uğraştığımız bunca şeyler arasında ilk sırada olması gereken meselenin nasıl da gündemimize bile giremediğini görüyor musunuz? Bu ödev Çince bir kelime olsaydı sıkıntı olmayacaktı inanınız. Problem olarak gördükleri ve çocuklarını sakındırmak istedikleri şey İslam alfabesidir. Kur’an harfleridir. Reddettikleri şeyi Arapça olduğu için değil, Kur’an alfabesi olduğu için reddettiler. Ana babaların çocuklarının üzerindeki haklarına bakınız. Onları sahiplenmelerine. İnançlarına nasıl bağlı olduklarına.

Ama benim derdim onların yaptıkları değil. Bizim bu meseledeki gevşekliğimiz. Çocuğumuz ya da kendimiz yabancı dil öğrenmek için batılı ülkelerden burs kazansa(k)/para denkleştirip gidilebilse nasıl da gururlanırız değil mi? Nasıl da arzu ederiz! Bütün okullarda neredeyse ilk mektep yıllarından itibaren İngilizce öğretiliyor. Biz nasıl insanlarız böyle…

Güneşli bir günde vaktin gece mi gündüz mü olduğuna dair bir tartışma ne kadar abesse, bu konuda bir şey söyleme ihtiyacı da o kadar abes. Her şeyin göz önünde olduğu bir meselede halen söze ihtiyaç duyuluyorsa şayet, kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerdeyiz demektir. Durduğumuz yerin bir adım ötesi ahmaklıktır. Diline ihtiyaç hissettiğimiz, muhabbet beslediğimiz bir topluluğun dininden uzak durmak çok zordur.

İsmet Özel’in İslam harfleri için nasıl çaba sarf ettiğini görüp de gülüp geçen bizler; yazık halimize…

Ülkemizde Arap/İslam harflerinin kullanımı yasaklanıp Latin/Hıristiyan harflerini kullanmaya geçildiğinde, rahmetli babam ilk gençlik yıllarındaki bir delikanlı imiş. Bir gün köye gelen hükümet görevlisi okuma çağındakilere yeni alfabeyi vermiş. "Ben bir haftaya varmadan okumayı söktüm, başka kimse de yoktu zaten okuma bilen" diye anlatırdı. Köyün tek okuma yazma bileni olan babam ertesi sene orta mektebe de başlar. Geçen sene, yüz küsur yıllık ömrünü tamamlayıp vefat ettiğinde o yılların eğitim sisteminden geride kalan iki hatıradan başkasını anlattığını duymadım. Latin/Hıristiyan alfabesinin kabulüyle beraber Arap/İslam alfabesinin yasaklanması bir de günlük ihtiyaçların karşılanmasını temin edecek şekilde tahsil edilen Fransızca. Babamın, daha on sene öncesine kadar Fransa'ya işçi olarak gidenlerle karşılaştığında zaman zaman pratik yaptığını hatırlıyorum.

İslam alfabesinin kullanımının yasaklanmasında, o günün şartları (Osmanlı Padişahının aynın zamanda Müslümanların halifesi olduğunu unutmak suretiyle) göz önüne alındığında garipsenecek bir durum yok aslında. Yönetimi ele geçirenler kendi medeniyet tasavvurunu hakim kılmanın en sağlam yollarından birinde yürümeyi tercih ediyorlar. Burada tersinden şunu okumamız gerekiyor ama: İslam harfleri Müslümanlığımızın selameti bakımından önemlidir. Burada o günün şartlarında bile problem olarak kabul edilmesi gereken şey, Karadeniz'in bir köyünde yaşayan Müslüman ailenin, elif cüzünü evin içerisinde muhafaza etmekten korkacak duruma gelmesi.

Evin hemen arkasında yaşlı bir karaağaç vardı. Kökü kurumuş, gövdesi oyulmuş, dalları sarmaşıklar tarafından işgal edilmiş ve devrilmeyi bekleyen bir ağaç. Elif cüzünü ağacın oyuk gövdesinin içerisinde saklamışlar yıllar boyu. Anladınız siz onu, Menderes zamanına kadar yani.

1980 askeri darbesini takip eden yakın zamandaki günlerin birinde evin ihtiyacını görmek üzere şehre inmiştik. Görevli bir subay nezaretinde askerler yolları kesmiş kimlik kontrolü yapıyor. Arkadaşlarımızın bir kısmı tutuklanmış, diğerleri endişe içerisinde bekliyor. Babam o yılda yetmiş yaş civarında ihtiyar görünümlü bir piri fani. Başına, altı sene önce hacdan döndükten sonra oradan getirdiği takkelerden takmayı ihtiyar eylemişti. Kontrolü yapan asker babamın başındaki takkeyi G3 namusu ile yere düşürdü. "Artık bunları takmak yasak bey amca" dedi nazikçe. "Olur evlat" dedi babam, yerden takkeyi aldı cebine koyup bir eliyle beni tuttuu ve çekiştirerek hızla uzaklaştırdı. Daha sonra rahmetli annemden öğrendiğime göre babam, sivil idare başa geçince kadar şehre inmemeye özellikle gayret etmiş.

Şimdi bunları yazmama sebep ne? Arz edeyim efendiler.

DAEŞ katillerinin Sultanahmet'te bomba patlatması sonrasında televizyonlarda Anadolu Müslümanlığını anlama münazaraları tertip edilmeye başlandı. Ben asla televizyon izlemem(!), sadece denk düştüğünde ara sıra bakıp seyrederim. Konuşanların kim olduklarını görmek, taraflarda bir nezaket durumu var mı ve meseleleri konuşurken yeni kelimeler kullanılmaya başlanmış mı bilmek cihetinden on, on beş dakika kadar televizyon karşısında oyalanırım.

Bizde usuldendir, bir meseleyi televizyonda konuşmak illa ki kafa karıştırmaya varacak bir şekilde düzenlenir. Alanında bilgi sahibi birinin çıkıp durumu anlatmasına pek itibar edilmez. Belki o çapta biri yoktur da fikirlerin çarpışmasından hakikat kıvılcımlarının çıkmasına uğraşıyorlardır, bilemem. Seyredenler düşünsün.

Münazaranın birinde bir beyefendi, bin dokuz yüz yetmişli yıllardaki Amerikan yeşil kuşak politikasından, ılımlı İslam'dan, 12 Eylül idaresinin ülkemizde İslami yapılanmaların önünü açmasından, İmam Hatip okulları ve Diyanet İşleri teşkilatının radikalizmi besleyen işlevinden bir daha, bir daha aşk ile bahis eyleyip durdu.

Bahsettiği ülke Müslümanların son halifesinin sınır dışı edildiği yer. Ama kendisini dinlediğinizde zannedersiniz Müslümanlık bu topraklara ufolar vasıtası ile gelmiş ve yerleşik barış dilli laiklik ile demokrasiyi ötelemiş.

Adı, Ehl-i Sünnet dışında tasnif edilen Haricilikle birlikte anılan DAEŞ organizasyonunun, Hanefilik içerisinden beslenebileceği veya beslendiği bir damar olup olmadığını konuşuyorlar. Bu organizasyonun fıkhî çerçevesinin, yaşanmakta olanları seyredenlerin idrakini hapsetmek için şekillendirildiğini söyleyen yok.

Sonra rahmetli babam geliyor gözümün önüne. Yere atılan takkesini alıp cebine koyuyor.
Müslüman olmayanlarla bir arada yaşamak Müslüman olmayanlarla bir arada yaşamak Reviewed by Habersizim on 14:46:00 Rating: 5

Hiç yorum yok: