Yusuf Kaplan’ın “içinde bulunduğumuz çağın ağları, bağları, bağlamları, kavramlarından kurtulunmadan kendini çağımızı ve çağrımızı kuramayız” cümlesi ile özetlenebilecek bir görüşü var. Tamamen katılıyorum.
Müslümanlara uzunca bir süreden beri hurafelerden temizlenmeyi öğütleyenler her nedense içinde bulunduğumuz çağın hurafelerinden arınmak gerektiği konusunda tek bir cümle dahi kurmuş değiller. “Aslında İslam o değil”, “gerçek İslam böyle bir şey değil”, “bu İslam’da yok” gibi itirazlar yükselterek ‘yalın İslam’ı’ ortaya çıkarma iddiasında bulunanlardan hangisi içinde bulunduğu çağı tanıyıp ondan beri kalma pahasına kendi çağına ruh üfleyeme derdindedir?
Sadece buraya kadar ifade ettiklerimden yola çıkarak Müslümanların özgüven eksikliğine, içinde bulundukları suçluluk psikolojisi ile birlikte gelen esarete, daimi yenilgiler pahasına galipler safına doğru bilinçsizce sürüklenişe ulaşabiliriz. Çünkü bugünün Müslümanlarının, kendilerini yeryüzünde konumlandırış biçimleri çevrededir merkezde değil. E bu da reaksiyoner olmayı hatta kimi zaman reaksiyona da reaksiyon göstermeyi zorunlu kılıyor. Bu bizim en önemli açmazlarımızdan biri halinde.
Ne demek istiyorum, izah etmeye çalışayım; İktisattan, İşletmeye, Kamu Yönetiminden, Uluslararası İlişkilere, Maliyeden, Ekonometriye çok sayıda fakülte ya da bölümde İktisada Giriş dersi okutulduğu hepinizin malumudur. “İktisat, bireyler ve toplumların kıt kaynaklarını, sonsuz/sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl dağıttıklarını inceleyen bilim dalıdır.” tanımını bilirsiniz. Bu tanımda yer alan “kıt kaynak” ve “sonsuz/sınırsız ihtiyaç” kavramlarının hassaten altını çizmek istiyorum. Çünkü bütün dünya, içerisinde bulunduğumuz sistem bu iki kavram üzerine bina edilmiştir. Kavgalar hep bundandır, savaşlar çıkar bundan sebep, işgaller, demokrasi götürmeler, paylaşamamalar, paylaşımlar, çizilen sınırlar vs.. Thomas Hobbes’un dilinde kavramsallaşan “insan insanın kurdudur” felsefesinin temelinde de bu vardır. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan kaynaklar sınırlıdır, bu kaynak kıtlığı insanın “sonsuz/sınırsız” olan ihtiyaçlarını tatmin etmekte yetersizdir ve insanlar eğer başlarında kendisinden daha üstte bir otorite olmayan devlet adlı mekanizma yoksa birbirlerini yerler.
Peki, bu gerçekten de böyle midir? Başıma bir şey gelmeyecekse ben bunun böyle olmadığı kanaatindeyim. Bu biryanılsamadır ve bizim bir an evvel bu yanılsamadan çıkmamız icap eder.
Rabbimiz sonsuz kerem sahibidir, kullarına ikram etmeyi sever, O’nun için kıt kaynak diye bir şey yoktur, çünkü O yaratıp bir kenara çekilmemiş aksine yaratmaya devam etmektedir, O bir şeyin olmasını dilediği zaman “kûn/ol” demesi yeterlidir. Biz bunu böyle bilir buna iman ederiz. Kaynağın kıt olduğunu düşünenler Allahsız bir dünya kurgusu ile hareket edenlerdir.
İhtiyaçlar meselesine gelince;
Batı tipi düşünüş biçimi insanı umarsızca, hesapsızca, her ne pahasına olursa olsun tatmin derdinde olan bir varlık olarak düşünür. İnsanoğlunun ihtiyaçlarının tatminindeki bu sınır tanımazlığı “her yolu mübah kılan” bir sonucu da beraberinde getiriyor. Oysaki İslam neredeyse bütün ibadetleri ile insana ihtiyaçlarını sınırlamayı öğütler. Orucu, namazı, adil olmayı, zekâtı, sadakayı, infakı, sabrı, iyiliği emrediyor oluşu aynı zamanda insanoğlunun ihtiyaçlarının tatminine bir sınırlama koyması ile ilgilidir. Haram olan ne varsa hepsi, bir ihtiyacın tatmini anlamında insana duracağı yeri, haddini bildiren düsturlardır.
Derler ki, kuvvetler ayrılığı ilkesi bir pastanın eşit olarak kesilmesi ve dağıtımı ile anlatılabilir. Pastayı kesen (yasama), dağıtan (yürütme) ve pasta kesiminin adil olup olmadığını pasta kesim ve dağıtım kurallarına göre denetleyen (yargı) kıt olanın (pasta) ihtiyacı tatmin edilmesi gerekenler arasında paylaştırılması (tatmin) için varlardır. Ve her birinin durduğu yer insanın insanı kurdu olduğu fikrinin apansızın ve kontrol edilemeyecek bir şekilde hayat bulmaması için önemlidir.
Ortada bir pasta varsa ve bu pasta sınırsız ihtiyacının tatmini derdinde olan insanın iştahını kabartmışsa şu sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır;
Kim nasıl bölecek?
Kim nasıl pay edecek?
Bu sorunu ortadan kaldırmak için kılı kırk yaran eşitlikle bir çözüm önerisi gelmiştir. Pastayı bölme hakkını elinde bulunduran pastadan ilk dilimi alma hakkını karşısındakine vermiş olur. Öyle ya, pastayı öyle bölmelisin ki, ortaya çıkan dilimlerden ilkini alacak olan büyük olan dilimi götürmesin. Karşısındakine güvenmeyen bir çözüm önerisi yani. Çünkü insanın doğasının kötücül olduğu fikri vardır bu mantıkta. Böyle bir tabloda Müslüman bir zihin zaten pastanın tamamını karşısındaki kardeş bildiğine verir ve böylesi ben ne alırım, ona ne düşer, onunki şununkinden fazla mı olur gibi dertler yerine daha sahici dertlerle meşgul olur. Çünkü komşusu açken tok yatanın hali ortadadır, henüz siftah yapmamış esnafa müşteri yollama kültürü bizim esnafımızın geleneğinde vardır, ‘Sankiyedim Camii’ diye bir şey yalnızca bizde mevcuttur. Ve çarşılar boyu böyledir bu, binlerce vakıfnameyle örneklendirebiliriz hepsini, kervansarayların duvarlarına sorsak işitiriz bu hikâyeyi. “Çekemem bu derdi de yavrum bölek seninle” diyen bir türkünün söylendiği coğrafyadan da başkası beklenemez zaten.
Mademki hal böyle, herhangi bir üniversitenin herhangi bir kampüsünün herhangi bir anfisinde saçı ağarmış, gözlüğünün ardından modern dünyanın iktisat kuramını “kıt kaynak/sınırsız ihtiyaç” bağlamında ballandıra ballandıra anlatan bir profesöre, Anadolu’nun çocukları tarafından yüksek perdeden itiraz yükseltilmeli değil midir?
Öyledir elbette öyle olmasına da, vaziyet neden böyle değildir işte asıl mesele de budur.
Daha iktisadın tanımına itiraz edememiş bir toplumun, faiz lobisini, ikincil piyasaların dünyayı esir alışını, gelir adaletsizliğini, borsa spekülasyonlarını, işçi sorunlarını, sermayenin ekinleri talan eden kımıl zararlısı gibi yeryüzünde dolaşışını, filan ülkenin faiz oranlarını artırmaya niyet etmesinin falan ülkede yol açacağı adaletsizliği hararetle tartışması sadece ve sadece magazinden ibarettir. Ve modern zamanların ekonomi (din) dediği şey bütün müesseseleri (tapınak) ve bütün ritüelleri (ibadet) ile bir hurafedir.
Arz ederim.
Müslümanlara uzunca bir süreden beri hurafelerden temizlenmeyi öğütleyenler her nedense içinde bulunduğumuz çağın hurafelerinden arınmak gerektiği konusunda tek bir cümle dahi kurmuş değiller. “Aslında İslam o değil”, “gerçek İslam böyle bir şey değil”, “bu İslam’da yok” gibi itirazlar yükselterek ‘yalın İslam’ı’ ortaya çıkarma iddiasında bulunanlardan hangisi içinde bulunduğu çağı tanıyıp ondan beri kalma pahasına kendi çağına ruh üfleyeme derdindedir?
Sadece buraya kadar ifade ettiklerimden yola çıkarak Müslümanların özgüven eksikliğine, içinde bulundukları suçluluk psikolojisi ile birlikte gelen esarete, daimi yenilgiler pahasına galipler safına doğru bilinçsizce sürüklenişe ulaşabiliriz. Çünkü bugünün Müslümanlarının, kendilerini yeryüzünde konumlandırış biçimleri çevrededir merkezde değil. E bu da reaksiyoner olmayı hatta kimi zaman reaksiyona da reaksiyon göstermeyi zorunlu kılıyor. Bu bizim en önemli açmazlarımızdan biri halinde.
Ne demek istiyorum, izah etmeye çalışayım; İktisattan, İşletmeye, Kamu Yönetiminden, Uluslararası İlişkilere, Maliyeden, Ekonometriye çok sayıda fakülte ya da bölümde İktisada Giriş dersi okutulduğu hepinizin malumudur. “İktisat, bireyler ve toplumların kıt kaynaklarını, sonsuz/sınırsız ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl dağıttıklarını inceleyen bilim dalıdır.” tanımını bilirsiniz. Bu tanımda yer alan “kıt kaynak” ve “sonsuz/sınırsız ihtiyaç” kavramlarının hassaten altını çizmek istiyorum. Çünkü bütün dünya, içerisinde bulunduğumuz sistem bu iki kavram üzerine bina edilmiştir. Kavgalar hep bundandır, savaşlar çıkar bundan sebep, işgaller, demokrasi götürmeler, paylaşamamalar, paylaşımlar, çizilen sınırlar vs.. Thomas Hobbes’un dilinde kavramsallaşan “insan insanın kurdudur” felsefesinin temelinde de bu vardır. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için gerekli olan kaynaklar sınırlıdır, bu kaynak kıtlığı insanın “sonsuz/sınırsız” olan ihtiyaçlarını tatmin etmekte yetersizdir ve insanlar eğer başlarında kendisinden daha üstte bir otorite olmayan devlet adlı mekanizma yoksa birbirlerini yerler.
Peki, bu gerçekten de böyle midir? Başıma bir şey gelmeyecekse ben bunun böyle olmadığı kanaatindeyim. Bu biryanılsamadır ve bizim bir an evvel bu yanılsamadan çıkmamız icap eder.
Rabbimiz sonsuz kerem sahibidir, kullarına ikram etmeyi sever, O’nun için kıt kaynak diye bir şey yoktur, çünkü O yaratıp bir kenara çekilmemiş aksine yaratmaya devam etmektedir, O bir şeyin olmasını dilediği zaman “kûn/ol” demesi yeterlidir. Biz bunu böyle bilir buna iman ederiz. Kaynağın kıt olduğunu düşünenler Allahsız bir dünya kurgusu ile hareket edenlerdir.
İhtiyaçlar meselesine gelince;
Batı tipi düşünüş biçimi insanı umarsızca, hesapsızca, her ne pahasına olursa olsun tatmin derdinde olan bir varlık olarak düşünür. İnsanoğlunun ihtiyaçlarının tatminindeki bu sınır tanımazlığı “her yolu mübah kılan” bir sonucu da beraberinde getiriyor. Oysaki İslam neredeyse bütün ibadetleri ile insana ihtiyaçlarını sınırlamayı öğütler. Orucu, namazı, adil olmayı, zekâtı, sadakayı, infakı, sabrı, iyiliği emrediyor oluşu aynı zamanda insanoğlunun ihtiyaçlarının tatminine bir sınırlama koyması ile ilgilidir. Haram olan ne varsa hepsi, bir ihtiyacın tatmini anlamında insana duracağı yeri, haddini bildiren düsturlardır.
Derler ki, kuvvetler ayrılığı ilkesi bir pastanın eşit olarak kesilmesi ve dağıtımı ile anlatılabilir. Pastayı kesen (yasama), dağıtan (yürütme) ve pasta kesiminin adil olup olmadığını pasta kesim ve dağıtım kurallarına göre denetleyen (yargı) kıt olanın (pasta) ihtiyacı tatmin edilmesi gerekenler arasında paylaştırılması (tatmin) için varlardır. Ve her birinin durduğu yer insanın insanı kurdu olduğu fikrinin apansızın ve kontrol edilemeyecek bir şekilde hayat bulmaması için önemlidir.
Ortada bir pasta varsa ve bu pasta sınırsız ihtiyacının tatmini derdinde olan insanın iştahını kabartmışsa şu sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır;
Kim nasıl bölecek?
Kim nasıl pay edecek?
Bu sorunu ortadan kaldırmak için kılı kırk yaran eşitlikle bir çözüm önerisi gelmiştir. Pastayı bölme hakkını elinde bulunduran pastadan ilk dilimi alma hakkını karşısındakine vermiş olur. Öyle ya, pastayı öyle bölmelisin ki, ortaya çıkan dilimlerden ilkini alacak olan büyük olan dilimi götürmesin. Karşısındakine güvenmeyen bir çözüm önerisi yani. Çünkü insanın doğasının kötücül olduğu fikri vardır bu mantıkta. Böyle bir tabloda Müslüman bir zihin zaten pastanın tamamını karşısındaki kardeş bildiğine verir ve böylesi ben ne alırım, ona ne düşer, onunki şununkinden fazla mı olur gibi dertler yerine daha sahici dertlerle meşgul olur. Çünkü komşusu açken tok yatanın hali ortadadır, henüz siftah yapmamış esnafa müşteri yollama kültürü bizim esnafımızın geleneğinde vardır, ‘Sankiyedim Camii’ diye bir şey yalnızca bizde mevcuttur. Ve çarşılar boyu böyledir bu, binlerce vakıfnameyle örneklendirebiliriz hepsini, kervansarayların duvarlarına sorsak işitiriz bu hikâyeyi. “Çekemem bu derdi de yavrum bölek seninle” diyen bir türkünün söylendiği coğrafyadan da başkası beklenemez zaten.
Mademki hal böyle, herhangi bir üniversitenin herhangi bir kampüsünün herhangi bir anfisinde saçı ağarmış, gözlüğünün ardından modern dünyanın iktisat kuramını “kıt kaynak/sınırsız ihtiyaç” bağlamında ballandıra ballandıra anlatan bir profesöre, Anadolu’nun çocukları tarafından yüksek perdeden itiraz yükseltilmeli değil midir?
Öyledir elbette öyle olmasına da, vaziyet neden böyle değildir işte asıl mesele de budur.
Daha iktisadın tanımına itiraz edememiş bir toplumun, faiz lobisini, ikincil piyasaların dünyayı esir alışını, gelir adaletsizliğini, borsa spekülasyonlarını, işçi sorunlarını, sermayenin ekinleri talan eden kımıl zararlısı gibi yeryüzünde dolaşışını, filan ülkenin faiz oranlarını artırmaya niyet etmesinin falan ülkede yol açacağı adaletsizliği hararetle tartışması sadece ve sadece magazinden ibarettir. Ve modern zamanların ekonomi (din) dediği şey bütün müesseseleri (tapınak) ve bütün ritüelleri (ibadet) ile bir hurafedir.
Arz ederim.
İktisada Girişin İlk Dersinde İtiraz Edecek Müslüman Talebeler Lazım Bize
Reviewed by Habersizim
on
01:11:00
Rating:

Hiç yorum yok: